8 Mart 2010 Pazartesi

RÖPORTAJ: Yeşim Ceren Bozoğlu “Oyunculuk gezegeninden geldim”


Fotoğraf: Leyla Yaman

*Oyunculuk yoluyla İngilizce öğretme fikri nasıl ortaya çıktı? Türünün ilk örneği mi, halihazırda yurtdışında var olan bir uygulama mı yoksa?

Türkiye’de ilk defa olan bir şey. Oxford House College gibi bir kurumun drama yoluyla İngilizce öğretmesi ilk defa oluyor. Fikir de şöyle ortaya çıktı. Ben zaten yıllardır hocalık yapıyorum. Onun dışında burası yeni kurulan ve profesyonellik anlamında çok ciddi çalışan bir kurum. Birsürü farklı yöntem deneyerek, farklı yaş gruplarıyla çalışıyorlar. Biz biraraya geldiğimizde onlardan gelen teklif sonucunda bir sinerji oluştu. Projeyi de beraber hazırladık zaten. Şimdi ön hazırlıklarımız, kurs kayıtlarımız devam ediyor.

*Oyunculuk yoluyla yabancı dil öğrenmek çok eğlenceli ama bir o kadar da zor görünüyor. Nasıl bir yöntem uygulayacaksınız?

Yeni başlayanlar da, orta seviyede İngilizce bilenler de olacak. Onlarla beraber dersler İngilizce olarak devam edecek. Sonunda da İngilizce bir tiyatro metni sahnelenecek. Şu an son kararımız gibi gözüken, Grease müzikali. Kursa katılanlarla çıkaracağız oyunu. Zaten drama ve oyunculuk günümüzde birsürü insanın ilgisini çekiyor. Bunu İngilizce öğrenmenin şöyle bir faydası var. Duyguyla öğrenilen bir şey asla unutulmuyor. Cümle yapısı anlamında da böyle. “Bir dili iyi konuşmak o dilde kavga edip, sevişebiliyorsan mümkündür” derler ya hani, dolayısıyla sahici duyguyla kullandığın dille drama birleştiği zaman, çok faydası olacak bence. O yüzden insanların bir tekst üstünde profesyonel bir oyunculuk metoduyla çalıştıkları yerde hem İngilizceleri gelişecek hem de oyunculuk anlamında yeni şeyler öğrenecekler. Herhangi bir İngilizce dersinden daha unutulmaz olacaktır öğrendikleri.


“Dalga geçseniz de oyuncu koçluğu çok saygın bir iş”


*Sadece oyunculuk yapmıyor, oyuncu olmak isteyenleri de eğitiyorsunuz. Oyuncu koçluğu da ilk sizinle duyulmuştu değil mi?

Bu işi ilk yapan ben değilim ama benimle çok anıldı bu meslek. Ben Dokuz Eylül Üniversitesi Oyunculuk mezunuyum. Okuldan mezun olmadan önce öğrencilerin konservatuar sınavlarına hazırlanmalarına yardımcı oluyordum. Meral Abla (Okay) bunu görünce, sette de böyle bir ihtiyaç olunca bana böyle bir teklifle geldi. Benim ilk koçluk yapmaya başlamam böyle oldu. Ama şu anda yapmıyorum. Tek kişiyle çalışmak yerine gruba devam ediyorum.

*Bir dönem oyunculuk koçluğu pek ciddiye alınmadı, meslekle epey dalga geçildi. Belki de Türkiye’de yeteneği olmadığı hâlde oyuncu olacağım diye diretip, oyuncu koçunun sihrine güvenenlerin çokluğundan kaynaklanıyordur bu. Eski mesleğiniz de olsa savunma ihtiyacı hissediyor musunuz hiç?

Yurtdışında oyunculuk koçluğu dediğimiz şeyin tam karşılığı, futbolla alakalı olduğumuzdan oradan örnek veriyorum, antrenörlüktür. Dalga geçseniz de geçmeseniz de bu çok ciddi bir iştir. Bunun okulları var ve Oscar alan birsürü oyuncu, Anthony Hopkins’inden Meryl Streep’ine, Tom Cruise’una varana kadar, bir sinema filmine veya tiyatro oyununa antrenörleriyle çalışırlar. Bu iş Türkiye’de, evet mesleğe yeni başlayan insanlara yardım etmek üzerinden gitse de, oyuncu koçluğu dediğiniz şey yurtdışında son derece ciddi ve saygın bir meslek. Burada da aslında çok saygın bir iş olduğunu düşünüyorum. Bir yapımcı güzel surat ister. Birsürü insan bu mesleğe güzel fizikleri için girerler ama geliştirmek anlamında o kişi veya yapımcı böyle bir şey tercih ediyorsa bence bu son derece akıllıca. Ben de sinema filmi ya da tiyatro oyunu öncesi bana koçluk yapabilecek arkadaşlarımla çalışıyorum.

*Siz de mi koçtan destek alıyorsunuz?

Tabii ki. Oyunculukta çalışmak dışında işinizi mükemmelleştirmenin başka yolu yok. Çünkü oyunculuktaki başarı zaten tesadüfi değil. Oyunculuk koçu ne yapar? Tekst’i alır, deşifre eder ve o rolün sete çıkana kadar yapması gereken ev ödevlerini beraber yaptırır. Çünkü maalesef oyunculuğa tek başınıza çalışamazsınız. Sizi dışarıdan gözlemleyen bir üçüncü göze ihtiyacınız vardır. Bu anlamda kanaviçe işçiliği gibi bir şey oyunculuk. Öyle “ben güzelim, yetenekliyim” demekle olmuyor.

*Türkiye’de işlerin tam da böyle yürüdüğünü düşünmüyor musunuz; “hem güzelim / yakışıklıyım hem de yetenekliyim” formülüyle?

Hayır. Hiçbir yapımcı, bir kadını sadece güzel olduğu için bir filmde ya da dizide oynatmaz. Zaten seyirciden geri dönüşü olmaz o işlerin. Televizyon dünyası için söylüyorum, anında gönderiyorlar başarılı olmayanı. Televizyon dizilerindeki oyunculuk bir noktada tolere edilebilir bir şey. Hiç konuşamayan birini seslendirmeyle kotarabiliyorsunuz. Birsürü örneği var bunun. Sinema bambaşka bir oyunculuk bilgisi ve birikimi gerektiriyor ama asıl er meydanı neresi derseniz, tiyatro. O anlamda televizyonun çok ciddi bir iletişim aracı olduğunu düşünüyorum ama orada sanat yapmak bizatihi yapısı itibariyle mümkün değil. Çünkü TV kuruluşları reklamla dönen, ticari kuruluşlardır. Vasat ve ortalamanın gerektirdiklerini karşılarlar.


“Hocam, sizinle ders yapmak radara binmek gibi”


*Oyunculukla ilgili birikimlerinizi başkalarıyla paylaşıp onların da iyi oyuncular olmaları için çabalıyorsunuz. Özetle, “formül”ünüzü veriyorsunuz. Egolarınızdan arınmış olma durumu mu söz konusu?

Tam tersine ben egomun herkesten daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunu özellikle öğretmenler çok iyi bilir. Öğrencinin başarısı kendi başarısından on kat daha fazla keyif veriyor insana. Çok sağlam bir mutluluk bu. İnsan kendini hayata kazık çakmış gibi hissediyor, gol atmış gibi hissediyor. Verdiğin şeyin tamamlanıp, üretime geçtiğini görüyorsun. İnsan kendi başarısı karşısında mütevazı duruyor ama öğrencinin başarısında şımarıkça mutlu oluyorsun.

*Önce Doktorlar’da Fikret, akabinde Geniş Aile’de Sevim… Dizilerdeki rollerinizden sonra eğitici olarak da talep arttı mı size?

Yani benim o anlamda kariyerim… Üniversite yıllarında da en çok tercih edilen hocaydım Allah’ıma şükürler olsun.

*Niye bu kadar seviyorlar sizi?

Bu başarıyla ilgili bir şey bence. Çünkü benim çalıştırdığım öğrenci konservatuar sınavını kazanıyor. Bu kadar basit. O yüzden sürekli bu talep vardı bana bu konuda. Ama buradaki işte, Sevim çok sevilen bir karakter olduğu için onların beni seçmelerinde belki bir etkendir ama onun dışında her konservatuarda her oyunculuk bölümü öğrencisinin üç öğrencisi varsa benim 15 öğrencim oldu yani. Ben oyunculuğun eğlenmeden yapılabilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Oyuncuların cezai ehliyeti olduğunu biliyorum. O anlamda ben sahnede bir öğrencinin egosunu tavana da vurdurup, yerin dibine de sokabiliyorum. Ama bunu yaparken canını acıtmadan yapıyorum. Bir öğrencim, “Hocam sizinle ders yapmak radara binmek gibi. İnsanın içi kalkıyor ama bittiğinde kahkahalar atıyorsun.” Evet, bağımlılık yaratıyor derslerim.


“Siyasi ideoloji anlamında konuşmak ahmakça”



*Bir de paşa torunuymuşsunuz siz. Siyasete karşı genlerden gelen bir ilginiz yok mu? Politik duruşunuzu merak ediyorum…

Benim politik duruşum çok net. Bireysel devrime inanıyorum. İnsanların kişisel olarak ruhlarını terbiye etmeden başkalarına faydalı olamayacaklarına inanıyorum. O yüzden de bireysel devrim yapabilmek için sanatın en önemli silah olduğunu düşünüyorum. O anlamda benim silahım politikacılarınkinden güçlü. Çünkü ben oynadığım bir rolde, söylediğim bir sözle insanların ruhunu değiştirebilirim. Bir politikacı bunu miting alanında ne kadar yapabilir? Çektiğiniz sinema filmiyle, yaptığınız oyunla, yetiştirdiğiniz öğrenciyle örnek oluyorsanız ve insanlar sizi takip edip, daha iyiye gidiyorlarsa bu çok politik bir şey. Çünkü politika zaten yaşam sanatı demek. Ama siyasi ideoloji anlamında konuşmayı da ahmakça bulurum. Çünkü ben Türk bayrağının altında yaşayan herkesle kardeşim. Herkese söyleyecek sözüm var. Herkesten de beslenmek istiyorum. Ben üçüncü gezegenden, oyunculuk gezegeninden geldiğim için herkesle mesafem eşit.

*Başbakan sanatçılarla demokratik açılım sohbeti yaptı geçtiğimiz haftalarda. Sırada ülke gündemiyle ilgili sinema sanatçılarıyla sohbet var. Katılmayı düşünüyor musunuz? Ülke yönetimiyle ilgili talepleriniz neler?

Şöyle bir şey var. Ben politikayla ilgili bir fotoğrafın içinde olmak gibi değil de mesela Altın Portakal Film Festivali’ne gittiğimde bir sinema platformu oluşturuluyor biliyorsunuz ve çok önemsiyorum ben onu. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’deki sinemanın nereye gideceğiyle ilgili bir şey. Devlet desteği üzerinden çok önemli kurumsallar var. Telifler var, yapılan yardımların nasıl gerçekleşeceğiyle ilgili sorunlar var. Sektörden ve üreten bir insan olarak iletişime geçmeyi tercih ederim. Politik bir şeyin içinde olmayı tercih etmem ama.

*Türk sinemasının problemleri bir yana, önlenemez yükselişi de dikkat çekici. Ne düşünüyorsunuz bununla ilgili?

Sektörel anlamda üretim artışı iyi bir şey ama bir yandan da sanat filmi ve ticari film arasında ara gişe filmleri de yapılması gerekiyor. Sinema çok pahalı bir iş. O anlamda yapımcıların ve seyircinin küsmemesi için iyi işlerin çıkması gerekiyor. O zaman daha sağlıklı işler türeyecektir. 70 tane film giriyor ama gişe anlamında kendini kotarabilen film sayısı sekizi geçmiyor. Bu ekonomik anlamda dezavantaj. Yabancı film konusuna gelince, seyirci gerçekten seyretmek istediği filmin peşine zaten düşecektir. Festivaller de artmaya başladı. Sadece üç şehir üzerinden düşünmeyelim. Birsürü yerde sinema festivalleri oluyor. Kısa metraj konusunda da çok ciddi atakta Türkiye. Türk filmlerinin yabancı filmler karşısında daha fazla vizyon şansı bulması iyi oldu. Seyirci garantisi olan filmler zaten geliyor mutlaka.

*Siz bu sene herhangi bir filmde yer alacak mısınız?

Yusuf Kurçenli’nin çektiği “Yüreğine Sor” Mart’ta, “Bahtı Kara” da Mayıs sonu vizyona girecek. Tamamen doğaçlama bir film bu. Bursa’da En İyi Film ödülünü aldı.

RÖPORTAJ: Tuluhan Tekelioğlu "Bu Kadınların Başına Buyruk Tavrı Baştan Çıkarıcı!"


*Bu proje 30 ya da 35 değil, 40 yaş kadınının keşfi gibi. 40’ın alamet-i farikası ne?

30’larında pek çok şeyin farkına varmayarak geçiyor hayat. Çocuğunuzla meşgulsünüz, çocuk varsa eğer. Eşinizle meşgulsünüz. Bir hayat rutiniyle koşuyorsunuz. Dolayısıyla o yaşlar yoğun geçiyor. Tabii farkına varma eşiği bazısında 35 de olabilir, 30 da. Ama öyle bir eşik var ve ortalama 40. 40 öyle kudretli bir sayı ki, üzerinde düşünülerek yapılan seçimler, bu yaşta hayata geçmeye başlıyor. Bir can suyu gibi hayata akıyor. Kadınlarda hayatlarına bir anlam kazandırma çabası başlıyor. Bu kadınların başlarına buyruk bir tavır içine girmeleri baştan çıkarıcı. Kısacası 40 yaşına gelen kadın, “kendim için ne yaptım?” diye soruyor.

*Onca yıldan sonra onlara bu soruyu sorduran ne?

Bu çok tuhaf bir durum. Şöyle söyleyeyim sana, acayip bir cesaret. Hayatın ortasına geldiklerini ve çok az zamanlarının kaldığını düşünüp, kendilerini uygulamaya başlıyorlar. 40’ın bir bilgeliği ve olgunluğu var. Bir savaş yok artık içlerinde. O savaşı yaşamışlar ve kendileriyle barışmışlar.

*Kendisiyle barışık kadınların hayatlarındaki en belirgin şeyler ne peki?

Bir, çocuk sahibi olmak. İki, evlilik. Biri diyor ki, bu yaşa kadar evlenmeseydim ağırıma giderdi. Üçüncüsü, erkekler.

*Projenin ana teması da aşk ve erkekler mi?

Asıl konu farkındalık; ben kendim için ne yapıyorum? Kadın olma durumunu ele aldım. Çünkü pek çok kadın cinselliği bile erkekler üzerinden tanımlıyor Türkiye’de. Yani kocası üzerinden konuşuyor kendi cinselliğini, kendi kadınlığını. Anlatabiliyor muyum? Şunu fark ettim; bir muhafazakâr yazar bile, “Ya, 35 yaşıma kadar feministmişim. Silkelendim bu durumdan. Bir dakika, ben kadınım! Kadınlığımı çıkarttım ortaya. Nasıl ben eve geldiğimde kadın gibi kırıtan bir erkek istemiyorsam, erkek de erkek gibi bir kadın istemiyor” dedi.


“Kocama âşık değilim, bunu ona itiraf edebilirim”



*Proje için seçtiğiniz kadınların farkı, hemcinslerinin cesaret edemediği şeyleri yapıyor olmaları mı?

Evet, tabii. Konuştuğum kadınlar güçlü kadınlar, hayatın dizginlerini kendi eline alan kadınlar. Mesela bugüne kadar kocasının baskısı yüzünden evden çıkıp okuma yazma öğrenememiş ama 40 yaşında resti çekmiş, ben artık altın günlerine gitmek istemiyorum deyip defterini kalemini alıp, okuma yazma kursuna gidenler de var. Beşiktaş’ta okuma yazma bilmeyen kadınlar var. 2010’un Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’da şu an kendinin farkına varan kadınların durumu böyle. Eğer bu belgeseli erkeklerle yapmış olsaydım, 40 erkekle, bu kadar renkli olacağını hiç zannetmiyorum. Gazi Mahallesi’nde hem Kürt hem Alevi, iki çocuk annesi bir kadın bana dedi ki: “Artık kocama âşık değilim. Bunu da ona itiraf edebilirim.” Ne yüzünü kapattı, ne kendini sakladı.

*Yoksul mahallede yaşayan bir kadından bahsediyoruz. Ekonomik bağımsızlığını eline almadan mı vermiş bu kararı?

O zaman kadar çalışmamış ama kocası felç olunca çalışmak gerektiğini anlamış. Kocasına destek olmak için çalışmaya başlamış yani. Sonra ne olmuş biliyor musun? Açık öğretimi kazanmış ve üniversiteyi bitirmiş. Sosyal hizmet kurumlarında, sosyal hizmetli olarak görev yapıyor şimdi.

*Bu radikal değişiklikleri yaparken yanlış anlaşılacaklarını düşünmüyorlar mı peki? Kaygıları yok mu?

Hayır, hiçbir şey umurlarında değil. İster yanlış anlaşılsın, ister anlaşılmasın. 40'ın, kadınlar üzerinde böyle güçlü bir etkisi var. Hayatta yaptıklarıyla, yapamadıklarını sorguluyor kadın. Gücünün yetemediği, değiştiremediği şeylerin üzerinde düşünmeye başlıyor. Ve bir cesaretle yavaş yavaş değiştirmeye başlıyor bütün kendine ağırlık yapanları. Bana konuşan kadınların biri, "Ben değiştim, hayat değişti. Eşim, ‘bunlar da nereden çıktı, her şey çok iyiydi’ deseydi, onu da değiştirirdim” dedi.

*Semtleri, mezhepleri, dinleri ve sosyal sınıfları birbirinden çok farklı kadınlarla konuşmuşsunuz. Eğitimsiz, yoksul kadınlarla varlıklı kadınları bağlayan ortak noktalar var mı?

İster yoksul olsun, ister zengin. Duygu aynı duygu, hiç fark etmiyor: Farkındalık. İçlerinde bulundukları ortamla kendi duyguları örtüşmüyorsa mutlaka değişiklik yapıyorlar. İlk bakışta bambaşka hayatlar yaşayan, farklı kültürel geçmişlerden gelen, farklı semtlerde yaşayan bu kadınların ortak noktaları cesur, iddialı ama mütevazı olmaları.


“Pek çok ünlü kadın, yaşı ortaya çıkmasın diye projede yer almadı”


*Ünlü isimler de var projede, Bennu Yıldırımlar, Saba Tümer gibi. Onları meslektaşlarından ayıran özellikleri ne?

Diğer ünlü kadınların hayatlarındaki farklılıkları bilmiyorum. Açıkçası ünlü kadınları buraya birazcık popülerlik katsın diye koydum ama mesela Banu Güven’in bir renkliliği var. 40 yaşından sonra ben kendim için bir şey yapmak istiyorum ve caz müzik söylemek istiyorum diyerek caz dersi almaya başladı. Harika bir sesi var Banu Güven’in. Pek çok ünlü kadın da yaşları ortaya çıkmasın diye bu projede yer almak istemedi. Onu da belirteyim. O yüzden yer alan kadınları kutluyorum. Hatta Bennu Yıldırımlar çok güzel söyledi: “Ruh yaşlanmıyor ki!”

*Var mı öyle bir şey gerçekten? Yani insan 40’ına gelip hâlâ 18’inde hissedebilir mi?

Ben 35’imde kendimi 60 yaşımda gibi hissediyordum çünkü çok yaramaz bir oğlum vardı. Ama 40’ımda kendimi ne bileyim, 40 eskiden teyzeler yaşıydı; hayal edemiyordum ama şimdi kendimi teyze gibi hissetmiyorum. Tam tersine son derece coşkulu yaşıyorum, son derece mutlu ve kendi istediğim gibi hayatıma yön veriyorum artık. Nasıl görünüyorum diye yaşamak vardır bir de kendi içinizden geldiği gibi. Açıkçası bunu düşünen bütün kadınlara yaptım bunu. Birazcık baksınlar. Sorun var, sorun var. Çok sorun var bu kadınların hayatında ama onları o kadar güzel bertaraf etmişler ki ve kahkahalarla anlatıyorlar bunu. O yüzden şehirli kadınlara, “dönüp bir kendinize bakın, küçük problemleri kendinize dert edinirken, ağır şeyler yaşayan kadınlar bunu ne güzel atlatmışlar ve dizginleri ellerine almışlar” diyorum. Aslında bir sosyal gözlemci olarak görüyorum kendimi.


“Kadınları sarsmak istedim”



*Bu projeyi görecek kadınlarda nasıl bir his uyansın istiyorsunuz?

Kadınlara şunu söyledim: “Sen neyi istiyorsan, o da senin için hazırdır.” İçinde kalmış pek çok şeyi hayata geçirememiş kadınlar var. İnsanlar var, sadece kadınlar değil. Erkekler de var. İşte zaman bu zaman. Çünkü hayat geçiyor ve hayat geçerken kendim için ne yaptım sorusunu sormak çok üzücü bir şey.

*Şu da var ki bu araştırma çok nadir bulunacak örneklerden oluşuyor. Türkiye genelini yansıtabilir mi sizce?

Bilmiyorum ama insanları her zaman örnekler sarsar. Kadınları sarsmak istedim. Sosyologlar bir göz atacaklardır mutlaka. Gelecek kuşaklar 2010 Türkiye’sindeki kadınların nasıl yaşadıklarını görecekler. Bu tarihe tanıklık aynı zamanda. Kamera karşısında son derece rahat ve samimiler çünkü. Yapay bir durum yok.

*Siz de 40 yaşındasınız. Kendinizle ilgili nelerin farkına vardınız bu yaşta?

Büyüdüm bu çalışmayla. O kadar geçici şeylerle ilgiliyiz ki. Çok kendi içimizdeyiz. İş hayatlarımızda da kendi kendimize sorun yaratıp, dertleniyoruz. Birazcık gözümüzü açalım, çevremizde olup bitene bakalım istedim. Benim farkındalığım da işte, o kadınların hayatlarındaki farklar oldu. Duygu Asena’yla beraber çalıştık. Hep “içinden geldiği gibi yaşa” derdi. O zaman anlayamazdım, zaten öyle yaşıyoruz diye düşünürdüm ama aslında öyle değilmiş. Bunu büyürken fark ettim. Bu çalışma onun da anısına. Çünkü onun söylediği şeyleri bu kadınlar şimdi yaşıyor. O, zamanında çok tepki aldı ama şimdi Türkiye’nin her yerinde o içsel gücü gerçekleştirmek isteyen kadınlar var.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Gündemle Kafa Bulan Site: bobiler.org


Ülkemizin gündemi her gün bambaşka konulara kucak açıyor malumunuz. Ermeni meselesi, Kürt açılımı, Ergenekon Davası derken, bir an hayatı durduracak kadar önemli sayılan bir konu daha kapanmadan başka mevzunun sayfaları önümüze seriliveriyor. Hâl böyle olunca, hangi birini takip edeceğimizi şaşırdığımız türlü mecradan farklı isimler kendilerince köşe yazısıydı, karikatürdü değişik şekillerde olup biteni eleştirip seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Çıfıt çarşısına dönen medya aleminde bir süredir alternatif duruşuyla dikkat çeken bir internet sitesi var: “bobiler.org”. Alamet-i farikaları, gündemle tabir caizse kafa bulmak. Bir fotoğrafı alıyorlar, başka bir fotoğrafla montajlıyorlar. İlgilerini çeken popüler konularla dalga geçip, hiç çekinmeden saçmalıyorlar. Her ne kadar “öyle kafamızı taktığımız bir konu yok. Zaten bizde takma olmaz, olaylara sevgiyle yaklaşma olur” deseler de “Sanatsal Tayyip Montelemece” yaftasını yapıştırdıkları Tayyip Erdoğan montajları en popüler mevzuları. Site bu hâliyle, gündemle dalga geçmeyi seven, eleştirirken eğlenmeyi şiar edinen gençlik kültürünün de başarılı bir uzantısı gibi görünüyor.

“Dinle ilgili montaj yapan zaten cehennemde yanacak”

Birileri antibobiler.org adlı bir protesto blogundan, “iyice azıttılar, dinle alay edici montajlar yapmaları bardağı taşıran son damla oldu” diyerek bobiler’e savaş açmıştı. Genel olarak nasıl tepkiler aldıklarını sorduğumuzda Tüzün, “Başımıza işler geldi elbette. Polis evi basıp bilgisayarları falan alıp gitti bir keresinde” dedi. Bu yüzden bir de avukat tutmuşlar site için. Tüzün diyor ki, “Her konuda olduğu gibi, eğer hakaret içeriyorsa zaten siliyoruz. Avukatımız da bakıyor hepsine. Hakaret içermeyenler yayında kalıyor. Dinle ilgili hiçbir şey yapılmasın isteyenler var. Din konusuna değinmiş her işi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Şüphesiz sitedeki işlerin hakaret gibi bir niyeti yok. Zaten o görseli yapan, eğer yanlış bir şey yapmışsa cehennemde yanacak. Bizim buna mani olmaya çalışmamız ne kadar doğru? Herkes kendi yaptığından sorumlu. İfade özgürlüğü sorunu sebebiyle yayınlanamıyorsa bundan herkes sorumlu. Ayrıca İsviçre minare yasağı konusunda sitede yayınlanan dini işlere şu ana kadar eleştiri geldiğini görmedim. O konuda da eleştiriler ve protesto siteleri hazırlanmasını bekliyoruz.”

Pıt pıt pıt TBMM’ye…

Site yakın geçmişte internette sansürü protesto etmek için ortaya yine enteresan bir fikir atmıştı: 1 milyar kişi olunacak sonra pıt pıt pıt TBMM'ye yürünecek… “Sansüre karşı bir şeyler yapmamız gerekiyor. Geleneksel medya da ucu kendilerine dokunmadığı için kılını kıpırdatmıyor” diyerek kolları sıvamışlar. Önce miting yapmayı düşünmüşler ama serde üşengeçlik olduğunu hatırlayınca, mitingi yine internet ortamında, Google Maps’te yapmaya karar vermişler. Her isteyen “taksim.bobiler.org” adresindeki herkese açık meydana kendini yerleştirebiliyor veya bir başkasının yerini değiştirebiliyor. Tüzün, “Sabah bir kalkıyorum birisi gece uyumamış 10 bin kişiyi Kalküta’ya taşımış. Kimisi bir kızı almış köyüne götürmüş. Otur, taşı onları geri Taksim’e. Eğlenceli bir şey” derken ilginç bir saptamada da bulunuyor: “Bir video için youtube'u kapatmak, bir kitap için kütüphaneyi yakmaya benziyor benzetmesine de karşıyım ben. Artık kitap da kütüphane de dijital; bu nasıl metafor?”



21 Ocak 2010 Perşembe

RÖPORTAJ: Yurda Hal “Saçını ay Aslan’dayken kestir, memnun kalırsın”

Astroloji enteresan konu; kimisi, “Burç da neymiş? İnsan insana benzer mi?” deyip burun kıvırırken, kiminin ilk işi varı yoğu kenara atıp, koştura koştura gazetelerden günlük fal takibi yapmak oluyor. Kâğıt üstünde burçları uyumsuz diye sevgilisinden ayrılanlar bile hâlâ aramızda geziyor. Ünlü astroloji yazarı Yurda Hal da “Saçma buluyorum diyenler bile burcunun hatta yükseleninin özelliklerini çok iyi biliyor” diyerek, bir kısmı gizli de olsa çoğunluğun ilgisine mazhar olmuş bu konuya yeni bir hizmette bulunmak için “Ay Taktikleri” isimli bir kitap yazdı. Kitapta uzun süredir tartışma konusu olan “ay” meselesini detaylandıran ve ayın konumlarının günlük hayatımızla birebir bağlantılı olduğunu anlatan Yurda Hal’a sordum: “Aydan taktik almak da neyin nesi?”

*Günlük burçlar, hayat çizgileri… Afrika’nın bir kabilesindeki insanla bir Eskimo’nun hayatının aynı olması ne kadar mümkün?

O kadar uzak örnek vermeye de gerek yok. Türkiye’nin doğusunda çok fakir bir ailedeki bir çocukla, İstanbul’da çok zengin bir ailedeki çocuk aynı anda doğarsa, kader çizgileri aynı doğrultuda olur. İkisinin haritasında da başarı öğesi parlaksa, Afrika’da doğan kabilenin lideri olur da İstanbul’da doğan, bir fabrikanın başına geçer. Olaylar farklı, gidişat aynı.

*Bunu ne belirliyor peki?

Bunu sadece burcumuz değil, haritanın tamamı belirliyor. Her kişinin doğduğu an ve doğduğu yere uygun gökyüzü konumunu çıkardığımız bir harita var. Bu haritanın içinde evler var; kariyer, aile, aşk gibi. Birinin sadece burcunu bilerek hayat çizgisini belirlemek mümkün değil yani.

*Ay ne kadar alakalı bu durumlarla?

Ay haritada başka çalışır. Benim kitabımda anlattığım çok başka bir şey. Haritada ay bizim duygularımız; duygusal mıyız, mantıklı mı bakıyoruz olaylara? Bunu belirler. Bu kitapta da ayın yaklaşık 29 gün süren döngülerinden bahsettim. Bu döngü içinde ayın günlük hareketi bizim günlük hayatımızı etkiliyor.

*Ayın nasıl bir ilgisi olabilir ki bizim günlük yaşantımızla?

Gelgit olayında okyanuslar çekilip, yükselir biliyorsunuz. Bizim vücudumuzun da büyük bölümü sudan oluştuğu için dolunay konumundayken vücut sıvımız yükselir. Bu da hormonları tetikler. Daha gergin oluruz, daha çabuk sinirlenir, daha zor uyuruz.

*Dolunay yine bilinen bir konu. Kitapta bir de ayın konumuna göre “bu tarihlerde saçını kestirme”, “şu gün bahçeyi sulama” gibi yönlendirmeler var…

Ay bir ayna gibi bize enerji yansıtır. Bu enerjiyi de içinde bulunduğu burçtan etkilenerek yansıtıyor. Her şeyle bir bağlantısı oluyor. Mesela herkesin saçla ilgili yapacağı işlemler, kesim ya da bakım, Aslan burcunda yapılmalı. Aslan burcuyla saç birbiriyle bağlantılı.

*Neden, aslanın yelesi var diye mi?

Çok araştırdım ama bunun temelini bulamadım. Ama sanıyorum evet, aslanın yelesinden. Fakat cuk diye oturuyor bu yöntem. Ayın hangi burçta olduğunu bilmek için de ay takvimi gerekli. Kitabımın arkasında 2015’e kadar ay takvimi var.

*Saçımızı o tarihte kestirdiğimizde yüzümüze uygun mu olacak?

Memnun kalırsın. Modelinden de parlaklığından da memnun kalırsın. Saçına da iyi gelir yani. Saçına işlem uyguladığın tarihte ay büyüyorsa, saçının çabuk uzamasını sağlar. Küçülüyorsa da uzamaz, gürleşir.


“Doktorlar dolunayda ameliyat yapmıyor”

*Tıp alanında da astrolojiden yararlanıldığı doğru mu?

Astrolojiyle ilgilenen doktorlar, mesleklerinde bunu kullanıyorlar. Ay dolunaydayken ameliyat olmak sakıncalı. Tabii ki kaçınılmaz durumlarda ameliyat olunur ama acil değilse bekleten doktorlar var. Sıvılarımız yükseldiği için kan basıncı artıyor ve yaranın kapanması zorlaşıyor. Borsaya da etkili. 31 Aralık’ta dolunay vardı. Türkiye’de borsa 2009’un en yüksek seviyesinde kapattı.

*Buna bağlı olduğuna emin misiniz?

Aralarında tutarlı bir bağ var ama. Borsanın düşüşü ve çıkışı ayla bağlantılı. Daha tam istatistiksel bir şey oturtmadım. Çünkü bunun burçların temsil ettiği meslek gruplarıyla alakası var. Dört, beş yıllık çalışma gerektirecek.


“Borsayı da öngörülerle yönetiyoruz, astrolojiyi aşağılamak niye?”


*Astroloji nasıl öğrenilir peki?

Aslında astroloji eğitimi bitmez. Kurslar var, ABD’de astroloji diploması veren bir üniversite var. Ben de oraya başlamayı düşünüyorum.

*ABD’de diploması verilirken ülkemizde hurafe muamelesi görmesi sizi kızdırıyor mu?

Ne yalan söyleyeyim, fal ve büyüyle bir tutulduğunda hakaretvâri geliyor açıkçası. Ama inanmıyorum diyen insanların da az çok bilgisi var konuyla ilgili.

*Peki astrolojiyle haşır neşir olmayanları, bunun bir bilim dalı olduğu konusunda nasıl ikna edersiniz?

Borsayı öngörülerle yönetiyoruz. Belli konularda mesela ekonomide sadece istatistiki bilgiler hâkim. Astrolojinin de temelinde istatistiksel bilgiler var. Hem de en eski istatistiki bilgiler. Astrolojiyi aşağılamak niye? Önyargılı olmasınlar.

Fotoğraf: Osman Uğur














7 Ocak 2010 Perşembe

Tiyatro ve sinemanın Sadık Abi’si






















Fotoğraflar: Ergun Candemir

Onunki gizemli hayatlardan. Hüznünü içine gömmek için neşesini fitilleyen; pek çok şeyi içine attığından, içinde taşıdıkları pek bilinmeyip tahmin edilenlerden… Her ne kadar perde önüne çıkmamaya çalışsa da altına imzasını attığı eserler ve hakkında anlatılanlarla yakayı ele veriyor. Büyük özenle sırtına geçirdiği ceketi, çok sıcak havalar dışında boynundan eksik etmediği kravatı, boyalı ayakkabıları ve küçük bir çocuk gördüğünde dahi ayağa kalkıp, önünü ilikleyişi nasıl bir insan olduğuna dair önemli ipuçları. Az, çok tanıma şerefine nail olanlar bile ondan bahsederken, “Bir daha öylesi gelmez” diyor mesela. “Neden?” diyor insan; merak ediyor…

Söz konusu hikâye, Yedi Kocalı Hürmüz’den Kanlı Nigar’a pek çok önemli tiyatro oyununun, Hababam Sınıfı serilerinden Gırgıriye’ye hafızalara yer etmiş sinema filmlerinin ve Senede Bir Gün, Seven Ne Yapmaz gibi şarkıların yaratıcısı, rahle-i tedrisinden geçmiş birbirinden başarılı oyuncu ve yönetmenlerin Sadık Abi’si Sadık Şendil’in…

Şendil 1913’te İstanbul’da doğar. Lozan’da başarılı bir hariciye görevlisi olan babası sert bir adamdır, oğluna pek şefkat göstermez. Şendil de babasından göremediği sevgiyi ve ilgiyi, ileride oğlu Cem’e ziyadesiyle gösterecektir. Önce Saint- Mitchell Fransız Lisesi, ardından Galatasaray Lisesi… Liseden sonra Tütün Eksperliği Yüksekokulu’na giren Şendil, emekliliği gelene kadar Ziraat Bankası’nın başarılı tütün eksperlerinden biri olarak çalışır. Gelin görün ki serde, akla, bedene sığmayan bir yaratıcılık vardır. İlkokulda dahi Karagöz-Hacivat’tı, kuklaydı, ortaoyunuydu… Geleneksel Türk tiyatrosunun türlü dalına merak sarmış olan Şendil, bir yandan eğitimini aldığı işi sürdürürken bir yandan Bakırköy Halkevi’nde oyun yazıp, yönetmeye başlar. İlk evliliğini yaptığında yaşı 18’dir; uzun sürmez. İkinci evliliğini, işi gereği gittiği Bursa’da yapar; bu da uzun sürmez. Bursa Kız Lisesi’nde oyun sahneleyen Şendil, başrolü oynayan, güzel liseli kıza âşık oluverir. Lahut adındaki bu kızla evlenen Şendil’in bu evlilikten Cem adında bir oğlu olur. Şendil’in hayatı 1959 senesinde, körkütük âşık olduğu eşi Lahut Hanım’ın penisilin alerjisi nedeniyle ani ölümünden sonra tamamen değişir. İlacı içtikten kısa süre sonra, perde asarken ölen Lahut Şendil henüz 29 yaşındadır. O sırada sekiz yaşında olan oğlu Cem Şendil o dönemi şöyle anlatıyor: “Annem öldükten sonra babam kimseye belli etmemek için sessizce ağlardı geceleri. Bana daha çok bağlandı. Bir, iki sene senaryo yazamadı. Çok sık misafir çağırırdı. Hemen her gün evde en az beş, altı kişi olurdu. Öncesinde içki içmezken, akşamları eve gelir gelmez rakı içmeye başladı ama onun sınırını da bildi, ‘sapıtmadan içenler’dendi.” Şendil gizli gizli ağladığı gecelerden birinde eşi Lahut Hanım’a şöyle seslenir:

“… Beklerim yolunu aylar boyunca
Yeter ki gel bana senede bir gün!”

Türk müziğine de eşsiz bir katkı yapmış olur böylece. Ölümüne kadar sürecek olan meşhur Sadık Abi sofralarının ilki de bu yalnızlık dönemine tekabül eder. Evde yalnız kalmak istemeyen Şendil, Münir Özkul’dan Sırrı Gültekin’e, Savaş Dinçel’den Müjdat Gezen’e tüm yakın dostlarını her cumartesi evinde ağırlar. Yemekleri de mutlaka kendisi yapar. Sadık Şendil askere iki defa çağırılır; biri liseden sonra, ikincisi de 2. Dünya Savaşı sırasında. Uzun yıllar sonra, arkadaşım ve ikinci oğlum dediği Müjdat Gezen, kendisine askerlik ve memuriyet yıllarını kitaplaştırması konusunda ısrar edince, “Memlekete ayıp olur evladım” diyerek fikre uzak durur. O eşsiz anılar yalnızca dost sohbetlerinde kalır. 1967’de son eşi Fatoş Hanım’la evlenir ve ölene dek onunla evli kalır. İnsanları güldürmeye adadığı yaşamına sayısız eser sığdıran İstanbul Beyefendisi, Türk sinemasının ve tiyatrosunun Sadık Abi’sini ölüm, yatağında bulur. Öncesinde iki kez kalp krizi geçiren Şendil, uyurken bir kalp krizi daha geçirdiğinde yıl 1986’dır.

Kanlı Nigar’dan Hababam Sınıfı’na sayısız eser









Şendil sanat dünyasında da onu diğerlerinden üstte tutan yaratıcılığının yanı sıra iyi niyeti ve beyefendiliğiyle tanınır, sevilir. Bir yandan tütün eksperliği yapan Şendil, Bakırköy Halk Evi’nde oyun yazıp yönetmekle başlar işe. İlk tiyatro oyunu 1940’larda Fuar Yıldızı olur. 1964’te Bulvar Tiyatrosu’nda Kart Horoz oynar. Sonra sırasıyla Kanlı Nigar, Yedi Kocalı Hürmüz, Çılgın Yenge, İhtilal Var… Oyunların çoğu, kadın merkezli vodvillerdir. Kanlı Nigar, Çılgın Yenge ve Yedi Kocalı Hürmüz dahil çoğu eserinde kadının zekâsına alttan alta bir övgü vardır. “Bizim memlekette adamlar tiyatroya gitmez ki” der, “kadın kocasını tiyatroya götürür. Onun için kadını merkez almalı.” Kadının fendi erkeği yendi temalı oyunları olumsuz tepki almaz. Aksine, insanların tiyatroya pek yüz vermediği bir dönemde hepsi kapalı gişe oynar. Hürmüz’ün yedi kocası vardır ama hiçbirinin koynuna girmez mesela. Ya da “ev” işleten Kanlı Nigar en sonunda seyircinin karşısına geçip, “Ben mi istedim böyle olmayı” der, “sizin hiç mi suçunuz yok yani?”… Yufka yürekli seyirci de haliyle fettan kadını sahiplenir. Bunda şüphesiz Şendil’in Türk toplumunun nabzını ölçen müthiş gözlem yeteneğinin de payı vardır. Bu gözlem yeteneği Şendil’i elini attığı her alanda başarıya ulaştırır. Piyes, mizah yazıları…

Şendil’in senaristlik macerası 1951’de, Cahide Sonku’lu, Zeki Müren’li “Beklenen Şarkı”yla başlar. Şendil’in bir oyununu izleyen Cahide Sonku, filmin senaryosunu onun yazmasını ister. Film çok ses getirince Şendil’in şansı açılır. Ardından pek çok film gelir. Bunlardan en akıllara kazınanıysa ekran başına büyük bir hevesle kilitlenip, seyrine doyamadığımız Kemal Sunal’dan Şener Şen’e, Münir Özkul’dan Adile Naşit’e, şu kalabalık kadrolu Yeşilçam filmleridir: Şabanoğlu Şaban, Neşeli Günler, Tatlı Dillim, Gülen Gözler, Hababam Sınıfı ve Gırgıriye serileri… Sev Kardeşim, Dikkat Kan Aranıyor ve Bir Millet Uyanıyor filmleriyle üç kez Altın Portakal alır. İlginçtir; Şendil, kendi filmlerini dahi izlememeyi tercih eder. Yakın çevresindekilere de şöyle der: “Evladım, Türk filmine gitmeyin, bunlardan bir halt olmaz.” Bunu söylerken Türk sinemasının teknik problemlerinin yanında, senaristin elini bağlayan sansür sorunundan da mustariptir. Dönemin Kültür Bakanlığı tüm senaristler gibi onun filmlerini de kesmeye kalkar: “Genç adam birini bıçaklamasın, kötü örnek olur”, “Burada kadın flörtünü bırakıp başkasına gidiyor, olmaz”… Şendil çözümü bulur; her filme biri sansür kurulu, biri de çekim için ikişer senaryo yazar.

“Estağfurullah, siz bilirsiniz”

Şendil, 40 yılı aşkın sanat hayatı boyunca çok defa parasız kalır ama beş parasız kaldığında bile kimseye “Elimde şöyle bir senaryo var, piyes var” demez. “Sadık Abi bir senaryo istiyoruz, kaça yazarsınız?” diyene, “Estağfurullah, siz bilirsiniz” der. Tüm bu iyi niyetine karşın, çok defa istismar edilir, kandırılır: Senaryoyu okumak için alıp, bir daha dönmeyenler; filmi çekip parayı vermeyenler… Çoğu zaman paraya ihtiyacı olmasına rağmen, hepsini sükûnetle karşılar. “Olmaz, ayıptır” diyerek kimseyi mahkemeye vermez ama senaryoyu vaktinden geç teslim ettiği için çok defa mahkemelik olur. Genç senaristlere diyalog yazmada yardımcı olup, eserlere kendi imzasını koydurmaz. Maksat, “Gençler ön plana çıksın”…

Yakın çevresinde pek sitemkâr bilinmeyen Sadık Şendil’in sanat hayatı boyunca içerlediği tek bir şey olur: Egemen Bostancı, Yedi Kocalı Hürmüz’ü müzikal olarak sahneye koyarken, Şendil çok önemli bir şarkı sözü yazarı olmasına rağmen, oyunun şarkı sözlerini başkasına yazdırır. Bunun üzerine Şendil, Müjdat Gezen’e vasiyet eder: “Bu oyun tekrar oynanırsa, o şarkıları asla istemiyorum!”

MÜJDAT GEZEN, yakın arkadaşı

“Eşcinsele ‘ibne’ denir ya, o ‘iğne’ derdi”


“Sene 1963. Ben 19 yaşındayım. Yedi Kocalı Hürmüz’ün ilk çekileceği yıl. Odaya girdim benden yaşça çok büyük bir adam ayağa kalktı beni görünce. Ben, ‘Estağfurullah beyefendi’ dedim, ‘niye ayağa kalkıyorsunuz?’… Ben Sadık Abi’yle böyle tanıştım. Ölene kadar da birlikte olduk. Yıllar sonra, benim 10 yaşındaki kızım Elif’i görünce de ayağa kalktı. Öyle saygılı, öyle beyefendi bir adamdı işte. Yahu nasıl anlatayım? Ben askerden döndüm, işsizim. İhtiyacı olmadığı halde asistanı yaptı beni. Hiç küfür etmezdi. Eşcinsele ibne denir ya afedersin; o ‘iğne’ derdi. Siz Sadık Şendil’i senaryolarıyla, şarkı sözleriyle tanıyorsunuz ama onu Sadık Abi olarak tanımanın lezzeti başkadır. Cumartesi geceleri meşhur Sadık Abi sofraları vardı. Sırrı Gültekin, Savaş Dinçel, Yaman Tüzcan, Münir Özkul, ben, bazen başkaları da katılırdı, toplanırdık onun evinde. İnanılmaz mayonezli levrek, rus salatası yapardı. Çerkez tavuğunu ondan daha iyi yapanını görmedim. Ben 40’ıma basıyordum. ‘Allaah sen yaşlanıyorsun! Seninle arkadaşlık edemem artık’ dedi. Niye dedim, ‘Oğlum, genç adamla arkadaşlık edersen fikirlerin genç kalır’ dedi. Bir de sigara tütünüyle oynardı. Oturduğu koltuğun yanı tütün dolardı. Dedim ki, ‘Sadık Abi, içtiğinden çok döküyorsun’. ‘Daha iyi’ dedi, ‘bunu ne kadar az içersen, o kadar iyi’. Onca yıl içinde bir kere ağladığına tanık oldum. Arabada gidiyoruz. 12 Eylül olmuş. Arabayı durdurdular. Genç bir yüzbaşı ‘İnin!’ dedi. Bizi arabaya yaslayıp, üzerimizi aradılar. Sadık Abi arabaya binince ağladı, ‘Çok gücüme gitti evladım, bu ülke bu hâle mi geldi?’ dedi. Ustamdır. Onsuz tek günüm geçmez biliyor musun? Hâlâ anarım. Konservatuarlarda ders olarak okutulması gereken bir dehadır Sadık Şendil.”


SADIK ŞENDİL’Lİ ANILAR:


-Sinema sanatçısı Bediha Muvahhit Sadık Şendil’i genç eşi Fatoş Hanım’la görünce şaka yapar: “Ooo Sadık, torunun mu?” Şendil bunu bir kenara yazmış olacak, Muhsin Ertuğrul’un 50. yıl jübilesinde yine dönemin ünlü oyuncularından Tevfik Bilge, 85’indeki Bediha Muvahhit için “Sadık Abi, Bediha Hanım ne kadar çökmüş” deyince, Muvahhit’in bunu duyduğunu fark edip, lafı gediğine oturtur: “Sorma Tevfik, Fatih’in ölümünden sonra kendini toparlayamadı!”

-Dönemin meşhur assolistlerinden Suzan Hanım’ın kocası vefat etmiştir. Suzan Hanım’ı baştan aşağı siyahlara bürünmüş yürürken gören Şendil dayanamaz, “Suzan bu ne hâl ya! Delirdin mi? Genç kadınsın, yine evlenirsin” der. Suzan Hanım, “Yok Sadık Abi” der, “Ben çoktan malûm yeri kilitledim. Anahtarı da denize attım.” Aradan bir ay geçer. Suzan Hanım Adnan Şenses’le evlenmiştir. Yeni eşiyle kol kola yürürken yine Sadık Şendil’e rastlayan Suzan Hanım ikiliyi tanıştırır, “Aa tanıştırayım canım, Sadık Şendil; yazar”. Şendil’in cevabı gecikmez: “Beyefendi de ya çilingir ya dalgıçtır herhalde!”

-Müjdat Gezen yine bir cumartesi sofrasında Sadık Şendil’e sorar: “Abi ben Safiye Ayla’yı pek severim. Çok mu yaşlıdır?” Şendil büyük bir ciddiyetle anlatmaya başlar: “Yok evladım, Safiye yaşlı olur mu, genç. Mısır’a turneye çıkmışlardı, konser vermeye. Safiye piramitleri gezerken Sfenks’i görüp, Allah’ım bu ne muhteşem şey! demiş. Sfenks de Safiye’ye sitem etmiş: ‘Anne, beni tanımadın mı?’”

14 Aralık 2009 Pazartesi

RUHR: Sanayi bölgesinden kültür başkentine

















Ruhr, 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında önemli bir “silah imalathanesi”yken savaş bittikten sonra Avrupa’nın çelik ve kömür kaynağına dönüştürülmüştü. Uzun yıllar sanayi ve maden bölgesi olan şehir en nihayetinde müthiş bir kentsel dönüşüm projesiyle tersyüz edilip, tam bir kültür merkezine dönüştürüldü. Sonuç: Şehir, İstanbul ve Macaristan’ın Pec şehriyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Sloganları ise şehri ambardan sergi salonuna dönüştüren 15 yıllık süreci iyi özetliyor: “Kültürle değişim, değişimle kültür”Ruhr 2010 ekibi, programlarını 24 Kasım’da Ceylan Intercontinental Otel’de düzenlenen bir gecede tanıttı. Biz de şehrin müthiş değişimini ve 2010 içinde Ruhr’u ziyaret edenlerin nelerle karşılaşacağını Ruhr Uluslararası İlişkiler Komisyoneri Prof. Hans-Dietrich Schmidt’le konuştuk.

*2010 Avrupa Kültür Başkenti olmak Ruhr için ne ifade ediyor?

Öncelikle şunu düşünmek lazım: “Kültür ne demek?” Çünkü, kültür çok karmaşık bir konu. Bizim için esas olansa işin uluslararası boyutu. Değişimimizi herkese göstermek istiyoruz. Yola çıkış noktamız bu. Bunun için çok iyi bir organizasyon yaptık. “Burada her şey eksiksiz, muhteşemiz” demiyoruz. Elbette problemlerimiz var. Doğru soruları soruyor ve çözüm arıyoruz. Umarım başarılı oluruz.

*Ruhr bundan yaklaşık 20 yıl evvel dünyanın önemli sanayi şehirlerinden biriydi. Şimdiyse Avrupa Kültür Başkenti oluyor. Nasıl oldu bu değişim?

Dediğiniz gibi, bu 15 yıllık bir değişim süreci. Sanayi şehri olarak anılırken, bu değişime zemin hazırlayan uzun bir düşüş periyodumuz oldu. Büyük işsizlik bunlardan biri. Böyle olunca, çok para yatırılarak ve risk alınarak, tüm endüstriyel binalar, fabrikalar müzeye, sergi ve konser salonuna, tiyatroya dönüştürüldü. Şimdi insanlar Çin’den, Rusya’dan “nasıl bir değişim” olabileceğini görmek ve kültürel faaliyetlere katılmak için Ruhr’a akın ediyor. Ruhr Turistik Organizasyonu’nun payı büyük bu konuda. Bölgemizin turistlerin de ilgisini çekebilecek özellikleri olduğunu göstermek için dünyanın hemen her yerinden Ruhr’a birkaç günlük tatil turları düzenlediler.

*2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında Almanya “seyahat ülkesi” olarak tanımlanıyor. Uzun vadede turizm merkezi olmayı mı hedefliyorsunuz?

Evet ama turizm işin yalnızca bir bölümü. Müthiş bir kültürel değişim geçiriyoruz. Turizm, insanların Ruhr’a gelip, bu değişimi görebilmeleri demek. Bu yıl içinde beş milyon insanın Ruhr’u ziyaret edeceğini tahmin ediyoruz.

*Açılış Partisi 9-10 Aralık’ta. Nasıl bir parti olacak bu?

Açılış şehrin ortasında, çok geniş bir alanda, fabrikaların ve endüstriyel binaların arasında yapılacak. Gelenler büyük bir şov izleyecekler ki 100 bin kadar insan bekliyoruz buraya.

***

“Almanya’da cami yapmanın Hıristiyanlığa saygısızlık olduğunu düşünenler var”

*Peki yıl boyunca Ruhr’da neler göreceğiz?

Kutlama bittikten sonra da yıl boyunca yaklaşık 400 tane projeyi hayata geçireceğiz. Popüler kültür organizasyonları, konserler, sergiler, tiyatro, kentsel gelişim, genç yaratıcıların çalışmaları, göçmenlik vs. Büyük organizasyonlarımız da var. Mesela bir gün boyunca Ana Motor Yolu trafiğe kapanacak. Herkes çok iyi bilir; trafik oradan akar. Ama insanların iyi vakit geçirebilmeleri için orası araç trafiğine kapatılacak. Kocaman masalar konacak. Yemekler yenecek, içkiler içilecek. Gösteriler olacak. Bu, değişik ülkelerden insanların huzurlu bir ortamda biraraya gelebilmeleri, sohbet edebilmeleri demek. Yaklaşık iki milyon insan bekliyoruz. Bu sadece kültürel bir organizasyon da değil üstelik. Ruhr 53 köy ve kasabadan oluşan bir şehir. Burada tam 170 milletten insanın huzurlu bir şekilde yaşaması, şehrin endüstriden kültüre değişimi, popüler kültür ve sanatı Avrupa’ya örnek teşkil etmeli. Farklı şehirler, tek tarih, tek gelecek…

*Siz de tüm organizasyonlara çok sayıda insan beklediğinizi söylediniz. Bir yıl boyunca Avrupa Kültür Başkenti olarak dünyanın farklı bölgelerinden insanların akınına uğrayacaksınız. Ne hedefliyorsunuz bu süreçte?

İnsanların bizimle ilgili düşüncelerini değiştirmek istiyoruz öncelikle. Tekrar söylüyorum, çok insan gelecek. Onlara ne kadar modernleştiğimizi, göçle nasıl başa çıktığımızı, farklı kültürlerden ve inançlardan toplumların entegrasyonunu nasıl başarıyla gerçekleştirdiğimizi göstermek istiyoruz. Bu sene yaptıklarımızla gelecek seneleri de hedefliyoruz aslında. Bir seneyle sınırlı kalmasını istemiyoruz.

*“İnsanların bizimle ilgili düşüncelerini değiştirmek istiyoruz” diyorsunuz. Ne düşünüyor insanlar sizinle ilgili?

Hâlâ eski bir sanayi bölgesi olduğumuzu düşünüyorlar. Ama biz kültürel ağırlıklı bir değişim geçiriyoruz ve dünyanın farklı bölgelerinden çok sayıda insanın buna burayı görerek şahit olmasını istiyoruz.

*Farklı kültürlerin entegrasyonunu nasıl sağlıyorsunuz peki?

Bakın, Almanya’da cami yapmak hâlâ büyük bir tartışma konusudur. Cami yapmanın Hıristiyanlığa saygısızlık olduğunu düşünenler olduğu için çok sert tartışmalar yaşanır bu konuda. Ama Ruhr farklı. Almanya’daki en büyük camilerden biri Ruhr’da. Hiçbir tartışma ya da protesto olmuyor. Çünkü buradaki insanlar başlangıçtan beri birbirleriyle konuşuyorlar.

***

“İstanbul’un kültür başkenti olması Türkiye için bir fırsat”


* Almanya’nın yemek kültürünün de tanıtılacağını okuduk. Alman mutfağı denince akla genellikle kızarmış patates ve bira gelir ama fazlası var galiba...

Patates ve bira ha! Bu sadece bir önyargı. Kızarmış patatesimiz ve biramız var, doğru. Ben de çok yerim hatta ama geleneksel Alman mutfağında bundan fazlası var. Biz de gençlerden oluşan bir aşçı ekibi kurduk. Pişirdikleri yemeklerde gelenekselin içine biraz da modern öğeler katarak Alman yemek kültürünün sadece patates ve biradan ibaret olmadığını gösterecekler sanırım. Böylece hem geleneksel tarafımızı hem de modern yüzümüzü görebileceksiniz.

*Bir diğer Avrupa Kültür Başkenti’nin İstanbul olmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Geldik sadede… Almanya da dahil, hemen hemen tüm Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin AB’ye üye olma süreci önemli bir tartışma konusu. Çok sert tartışmalar yapılıyor hem de. Çoğu Avrupalı Türkiye’ye karşı din, kadın-erkek eşitliği gibi konularda önyargılı. Ama bakın, önümüzdeki sene İstanbul yani Türkiye’nin en önemli metropolü Avrupa Kültür Başkenti olacak. Bu, Türkiye’nin de Avrupa’ya dahil olduğunun somut kanıtıdır. Şimdi Türkiye, “Bakın, bizde fazlası var” diyebilir. Tüm politik problemlere rağmen İstanbul’un kültür başkenti olmasını fırsat bilerek, aslında özgürlükçü bir ülke olduğunu gösterip, Avrupa’nın olumsuz önyargılarını olumluya çevirebilir.

*Yıl içinde İstanbul’la ortak projeleriniz de olacak. Ne gibi çalışmalar bunlar?

Evet ortak prodüksiyonlarımız olacak. Çok seviniyoruz bunun için. Çünkü Ruhr’la İstanbul’un politik olarak da çok ortak noktası, çok güçlü bağları var. İki şehir de birçok farklı milletin toplandığı, farklı kültürlerin kaynaştığı, yoğun göç alan yerler. İki şehirde de farklı gruplar arasında şiddetli fikir çatışmaları yaşanıyor. Garajİstanbul’da tiyatro oyunlarımız gösterilecek. Hangi üniversite olduğunu hatırlamıyorum şimdi ama bir üniversitenin mimarlık bölümü öğrencileriyle ortak çalışmamız olacak. Tiyatro festivalleri dışında, “Melez” adını verdiğimiz popüler kültür organizasyonunda da Türklerle ortak çalışıyoruz. İstanbul’un kendi programı da bir iki hafta içinde açıklanacak. Onu da çok merak ediyorum.

*Melez nasıl bir organizasyon olacak?

Melez, adından da anlaşılacağı gibi, göç konusunu, asimilasyon ve entegrasyonu konu alan bir popüler kültür festivali. 170 milletten insan birlikte yaşayabilmeyi kutluyor da diyebiliriz. Adına uygun olarak hem Alman hem Türk sanatçılar yer alacak bu festivalde.

*Avrupa Kültür Başkentliği süresince Ruhr’daki hangi organizasyonların ya da eserlerin ön plana çıkmasını bekliyorsunuz?

Bizce açılış partisi bile akıllarda kalacak. Ama dışarıdan burayı ziyaret eden insanlar daha çok ambar ve fabrikalardan dönüştürülen modern binalardan etkilenecekler bence. Hem Ruhr’un değişimini hem de olumlu yönde nasıl değişilebileceğini fazlasıyla gösteriyor bu yapılar çünkü. Özellikle Essen’deki Zeche Zollverein, Oberhausen, Dortmunder, Folkwang Müzesi ve Küppersmühle Müzesi’ni çok beğenecekler. Ama dediğim gibi Ruhr’da yapılacak popüler kültür ve sanat organizasyonlarının çoğu ilginç ve etkileyici olacak.

RÖPORTAJ: Liu Bolin... Çin sanatının "görünmez adam"ı




















Liu Bolin, Çin’den çıkma, dünyaca ünlü bir sanatçı. Yaptığı iş oldukça enteresan. Zira fotoğrafçı desek, değil, model desek, hiç değil. Üniversitede eğitimini aldığı heykeltıraşlık da biraz uzak yaptığı işe. Kendini boyuyor. Amacı arka planla bütünleşip kendini kaybettirmek. Kimi zaman Çin Seddi’nin bir parçası oluyor, kimi zaman, yapımı taze bitmiş asfaltın üzerinde belirsizleşiyor. Çin’in Shandong şehrinde doğan 36 yaşındaki sanatçı, kendini “yok ederek” bakış açısını görünür kılıyor. “Görünmez olursam, güç toplarım, ileride daha görünür olabilirim” diyor.Çin’in bağrından kopup gelmiş yarı görünmez adam Liu Bolin’le yaptığım röportajı iftiharla sunarım…

*“Şehirde saklanmak” teması nasıl ortaya çıktı? Neden saklanıyorsunuz?
“Şehirde saklanmak” temasına Suojia Köyü adlı sanat kampanyası hükümet tarafından mahvedildikten sonra başladım. Uluslararası Suojia Sanat Köyü, içinde çalışan 140’tan fazla sanatçıyla Asya’nın en büyük sanat kampanyası. Ama Çin hükümeti, yasalara aykırı diyerek çalışma binasını yıktı. Bina tekrar yapıldı. Şimdi kampanya için çok sayıda sanatçı çalışıyor. Ben de çalışmalarımda, binanın enkazı önünde durdum ve binanın renklerine boyandım. Bazıları, enkazın önünde görünmez biri olduğunu düşündü. Yıkım sanatçılar için de büyüktü. Toplumun sanatçıya ihtiyacı yok! Yani burada sanatçılar gerekli değil ve yapıtlarının hiçbir değeri yok. Çalışmalarımdaki sanatçı kendini saklıyor. Şöyle de düşünülebilir: Sanatçı saklanırken, gelecek için de güç topluyor.

*Şehirde yalnızca sanatçılar mı saklanıyor?
Her toplumda, yalnızca sanatçı olarak değil bağımsız bireyler olarak da kültürel, siyasi ve ekonomik olarak hayal kırıklıkları ve türlü negatifliklerle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar kişiliklerimizi etkiliyor. Bence bir birey durumu değiştiremediği zaman duruma adapte olmak ve kendi anormal yaşam biçimini geliştirmek zorunda kalıyor. Ben de bunu yapıyorum.

* Birilerini şehirden saklayarak bir şeyleri protesto etmeye mi çalışıyorsunuz?
Evet. Başlangıçta şiddet ve yıkımları protesto ediyordum. Bu başlangıçtan beri işime biraz da husumet katıyordu. Sonra bazı politik sloganlar üzerine çalıştım ve dikkatimi toplumsal gelişmelerin neden olduğu negatifliklere yönelttim. Son çalışmalarımdaysa bir süpermarket belirdi mesela. Böylece, ekonomik gelişmelerin insanları nasıl olumsuz etkilediğini ifade etmeye çalıştım.

*İşe başladığınızdan beri nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Benim işlerimi anlamak zor olduğu için, nadiren reaksiyon alıyorum. Performansımı ilk gördüklerinde, çoğu ne yaptığımı anlamıyor. Böyle olunca, bazı işlerin sergilenmesi yasaklanıyor. Çinli sanatçılar eserlerini sergileme ya da stüdyoda çalışma haklarını kullanmak için yoğun çaba harcıyorlar. Tıpkı bizim Suojia Köyü için çabaladığımız gibi.

*Dünyaca ünlü, saygın bir sanatçısınız ve Çin’de acımasızca eleştiriliyor musunuz?

Aslında evet. Diğer ülkelerde gördüğüm ilgiyi düşününce kendi ülkemde çok sevildiğimi söyleyemeyeceğim.

*Sizce neden?

Çinlilere göre sanat sadece, başarılı olabilmek için çok gayret göstermeniz gereken bir iş… Ama Çin’de, müthiş işler yapan, çok önemli sanatçılar var. Ben sadece, çalışmalarımı dünya çapında değerlendirecek arkadaşlarım olduğu için şanslıyım.

* Doğumunuz Mao dönemine rastlıyor ama siz çok küçükken devrim sona ermiş. Kültür Devrimi’yle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bugünkü şartları da göz önüne aldığınızda, o dönemde yaşamayı tercih eder miydiniz? Dediğiniz gibi Kültür Devrimi ben üç yaşındayken sona erdiği için, o döneme ait hiçbir şey hatırlamıyorum. Bence Kültür Devrimi, Çin’in gelişimini saptıran, her türlü tüketime savaş açmış bir dönem. “O dönemde doğmak mı şimdi doğmak mı?” diyorsanız, her şeye rağmen kendi dönemimde doğmayı tercih ederim. Çünkü, o günlerde yiyecek ekmek bulamayan insanların acılarını çok iyi biliyorum. Bunun yanında, 80ler’de, yalnızca tek çocuğa izin verildiği dönemde doğanların zevkli hayatlarını da gözlemleyebiliyorum. Çin’in gerçek gelişimine hatta adım adım nasıl metalaştığımıza onlar şahit oluyor.

*Türkiye’yle ilgili neler biliyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Fotoğraflarla Türkiye’deki herhangi bir şeyi protesto etseniz, bu ne olurdu?
Türkiye’yle ilgili bildiğim en önemli şey, atalarınızın Moğolistan’dan geldiği. Tarih kitabında okumuştum. Ayrıca çok cesur ve zeki olduğunuzu da biliyorum. Müthiş bir kültür ve gelenek hazineniz var. Ülkenizin tarihî cazibesiyle ilgili bir çalışma yapmak isterdim ama bir şey protesto ederim demeyeyim şimdi.

*Türkiye’yle ilgili detaylı bilginiz olmadığı için mi, röportaj Türkiye’de yayımlanacağı için mi?
Bu soruya cevap vermemeyi tercih ederim.

***

“Bazen o kadar dikiliyorum ki, iş bittiğinde kaskatı kesiliyorum”

*Sadece kendi ülkenizde mi fotoğraf çekiyorsunuz?

Dünyanın her yerinde fotoğraf çekiyorum; İtalya, Amerika, İngiltere…

*Arka plana uyumlu olarak boyanmak oldukça zor görünüyor. Tüm hazırlıklar da dahil bir fotoğrafı çekmek ortalama ne kadar vakit alıyor?

Önce dikileceğim yer, nasıl bir kompozisyon olacağı gibi detaylar dahil, nerede fotoğraf çekeceğimi seçiyorum. Farklı fonlara gore, vücudumu boyamak dört saatten 10 saate kadar sürüyor. Boyamayı asistanım yapıyor. Bazen sekiz saat boyunca ayakta kalmak zorunda kalıyorum.

*Boyalar, hareket etmeden ayakta kalmak, direktif vermek… Bu süreçte size en çok ne zorluyor?
Benim için en büyük problem sabit bir şekilde ayakta durmak. Bazen o kadar dikiliyorum ki, iş bittiğinde kaskatı kesiliyorum.

*Model olarak kimleri kullanıyorsunuz?

Genellikle ben model oluyorum.

*Fotoğrafı kim çekiyor o zaman?

Benim yaptığım ayarlara uyarak, asistanım çekiyor. Başkalarını da kullanıyorum tabii. Mesela ruhsatsız bir arabayı çekerken model olarak arabanın şöförünü kullandım. Kimse onu arabasının önünden kıpırdatamaz zaten.

*Yalnızca kamuflaj fotoğrafları mı çalışıyorsunuz? Sanat hayatınıza nasıl işlerle başladınız?

Üniversitede heykel eğitimi aldım. Hatta bu alanda yüksek lisans bile yaptım. Benim gerçek alanım fotoğrafçılık değil yani. Ama değişik bir temayla çalıştığım için, fotoğraf çekerken bir yandan heykel de yapıyor gibiyim.