21 Ocak 2010 Perşembe

RÖPORTAJ: Yurda Hal “Saçını ay Aslan’dayken kestir, memnun kalırsın”

Astroloji enteresan konu; kimisi, “Burç da neymiş? İnsan insana benzer mi?” deyip burun kıvırırken, kiminin ilk işi varı yoğu kenara atıp, koştura koştura gazetelerden günlük fal takibi yapmak oluyor. Kâğıt üstünde burçları uyumsuz diye sevgilisinden ayrılanlar bile hâlâ aramızda geziyor. Ünlü astroloji yazarı Yurda Hal da “Saçma buluyorum diyenler bile burcunun hatta yükseleninin özelliklerini çok iyi biliyor” diyerek, bir kısmı gizli de olsa çoğunluğun ilgisine mazhar olmuş bu konuya yeni bir hizmette bulunmak için “Ay Taktikleri” isimli bir kitap yazdı. Kitapta uzun süredir tartışma konusu olan “ay” meselesini detaylandıran ve ayın konumlarının günlük hayatımızla birebir bağlantılı olduğunu anlatan Yurda Hal’a sordum: “Aydan taktik almak da neyin nesi?”

*Günlük burçlar, hayat çizgileri… Afrika’nın bir kabilesindeki insanla bir Eskimo’nun hayatının aynı olması ne kadar mümkün?

O kadar uzak örnek vermeye de gerek yok. Türkiye’nin doğusunda çok fakir bir ailedeki bir çocukla, İstanbul’da çok zengin bir ailedeki çocuk aynı anda doğarsa, kader çizgileri aynı doğrultuda olur. İkisinin haritasında da başarı öğesi parlaksa, Afrika’da doğan kabilenin lideri olur da İstanbul’da doğan, bir fabrikanın başına geçer. Olaylar farklı, gidişat aynı.

*Bunu ne belirliyor peki?

Bunu sadece burcumuz değil, haritanın tamamı belirliyor. Her kişinin doğduğu an ve doğduğu yere uygun gökyüzü konumunu çıkardığımız bir harita var. Bu haritanın içinde evler var; kariyer, aile, aşk gibi. Birinin sadece burcunu bilerek hayat çizgisini belirlemek mümkün değil yani.

*Ay ne kadar alakalı bu durumlarla?

Ay haritada başka çalışır. Benim kitabımda anlattığım çok başka bir şey. Haritada ay bizim duygularımız; duygusal mıyız, mantıklı mı bakıyoruz olaylara? Bunu belirler. Bu kitapta da ayın yaklaşık 29 gün süren döngülerinden bahsettim. Bu döngü içinde ayın günlük hareketi bizim günlük hayatımızı etkiliyor.

*Ayın nasıl bir ilgisi olabilir ki bizim günlük yaşantımızla?

Gelgit olayında okyanuslar çekilip, yükselir biliyorsunuz. Bizim vücudumuzun da büyük bölümü sudan oluştuğu için dolunay konumundayken vücut sıvımız yükselir. Bu da hormonları tetikler. Daha gergin oluruz, daha çabuk sinirlenir, daha zor uyuruz.

*Dolunay yine bilinen bir konu. Kitapta bir de ayın konumuna göre “bu tarihlerde saçını kestirme”, “şu gün bahçeyi sulama” gibi yönlendirmeler var…

Ay bir ayna gibi bize enerji yansıtır. Bu enerjiyi de içinde bulunduğu burçtan etkilenerek yansıtıyor. Her şeyle bir bağlantısı oluyor. Mesela herkesin saçla ilgili yapacağı işlemler, kesim ya da bakım, Aslan burcunda yapılmalı. Aslan burcuyla saç birbiriyle bağlantılı.

*Neden, aslanın yelesi var diye mi?

Çok araştırdım ama bunun temelini bulamadım. Ama sanıyorum evet, aslanın yelesinden. Fakat cuk diye oturuyor bu yöntem. Ayın hangi burçta olduğunu bilmek için de ay takvimi gerekli. Kitabımın arkasında 2015’e kadar ay takvimi var.

*Saçımızı o tarihte kestirdiğimizde yüzümüze uygun mu olacak?

Memnun kalırsın. Modelinden de parlaklığından da memnun kalırsın. Saçına da iyi gelir yani. Saçına işlem uyguladığın tarihte ay büyüyorsa, saçının çabuk uzamasını sağlar. Küçülüyorsa da uzamaz, gürleşir.


“Doktorlar dolunayda ameliyat yapmıyor”

*Tıp alanında da astrolojiden yararlanıldığı doğru mu?

Astrolojiyle ilgilenen doktorlar, mesleklerinde bunu kullanıyorlar. Ay dolunaydayken ameliyat olmak sakıncalı. Tabii ki kaçınılmaz durumlarda ameliyat olunur ama acil değilse bekleten doktorlar var. Sıvılarımız yükseldiği için kan basıncı artıyor ve yaranın kapanması zorlaşıyor. Borsaya da etkili. 31 Aralık’ta dolunay vardı. Türkiye’de borsa 2009’un en yüksek seviyesinde kapattı.

*Buna bağlı olduğuna emin misiniz?

Aralarında tutarlı bir bağ var ama. Borsanın düşüşü ve çıkışı ayla bağlantılı. Daha tam istatistiksel bir şey oturtmadım. Çünkü bunun burçların temsil ettiği meslek gruplarıyla alakası var. Dört, beş yıllık çalışma gerektirecek.


“Borsayı da öngörülerle yönetiyoruz, astrolojiyi aşağılamak niye?”


*Astroloji nasıl öğrenilir peki?

Aslında astroloji eğitimi bitmez. Kurslar var, ABD’de astroloji diploması veren bir üniversite var. Ben de oraya başlamayı düşünüyorum.

*ABD’de diploması verilirken ülkemizde hurafe muamelesi görmesi sizi kızdırıyor mu?

Ne yalan söyleyeyim, fal ve büyüyle bir tutulduğunda hakaretvâri geliyor açıkçası. Ama inanmıyorum diyen insanların da az çok bilgisi var konuyla ilgili.

*Peki astrolojiyle haşır neşir olmayanları, bunun bir bilim dalı olduğu konusunda nasıl ikna edersiniz?

Borsayı öngörülerle yönetiyoruz. Belli konularda mesela ekonomide sadece istatistiki bilgiler hâkim. Astrolojinin de temelinde istatistiksel bilgiler var. Hem de en eski istatistiki bilgiler. Astrolojiyi aşağılamak niye? Önyargılı olmasınlar.

Fotoğraf: Osman Uğur














7 Ocak 2010 Perşembe

Tiyatro ve sinemanın Sadık Abi’si






















Fotoğraflar: Ergun Candemir

Onunki gizemli hayatlardan. Hüznünü içine gömmek için neşesini fitilleyen; pek çok şeyi içine attığından, içinde taşıdıkları pek bilinmeyip tahmin edilenlerden… Her ne kadar perde önüne çıkmamaya çalışsa da altına imzasını attığı eserler ve hakkında anlatılanlarla yakayı ele veriyor. Büyük özenle sırtına geçirdiği ceketi, çok sıcak havalar dışında boynundan eksik etmediği kravatı, boyalı ayakkabıları ve küçük bir çocuk gördüğünde dahi ayağa kalkıp, önünü ilikleyişi nasıl bir insan olduğuna dair önemli ipuçları. Az, çok tanıma şerefine nail olanlar bile ondan bahsederken, “Bir daha öylesi gelmez” diyor mesela. “Neden?” diyor insan; merak ediyor…

Söz konusu hikâye, Yedi Kocalı Hürmüz’den Kanlı Nigar’a pek çok önemli tiyatro oyununun, Hababam Sınıfı serilerinden Gırgıriye’ye hafızalara yer etmiş sinema filmlerinin ve Senede Bir Gün, Seven Ne Yapmaz gibi şarkıların yaratıcısı, rahle-i tedrisinden geçmiş birbirinden başarılı oyuncu ve yönetmenlerin Sadık Abi’si Sadık Şendil’in…

Şendil 1913’te İstanbul’da doğar. Lozan’da başarılı bir hariciye görevlisi olan babası sert bir adamdır, oğluna pek şefkat göstermez. Şendil de babasından göremediği sevgiyi ve ilgiyi, ileride oğlu Cem’e ziyadesiyle gösterecektir. Önce Saint- Mitchell Fransız Lisesi, ardından Galatasaray Lisesi… Liseden sonra Tütün Eksperliği Yüksekokulu’na giren Şendil, emekliliği gelene kadar Ziraat Bankası’nın başarılı tütün eksperlerinden biri olarak çalışır. Gelin görün ki serde, akla, bedene sığmayan bir yaratıcılık vardır. İlkokulda dahi Karagöz-Hacivat’tı, kuklaydı, ortaoyunuydu… Geleneksel Türk tiyatrosunun türlü dalına merak sarmış olan Şendil, bir yandan eğitimini aldığı işi sürdürürken bir yandan Bakırköy Halkevi’nde oyun yazıp, yönetmeye başlar. İlk evliliğini yaptığında yaşı 18’dir; uzun sürmez. İkinci evliliğini, işi gereği gittiği Bursa’da yapar; bu da uzun sürmez. Bursa Kız Lisesi’nde oyun sahneleyen Şendil, başrolü oynayan, güzel liseli kıza âşık oluverir. Lahut adındaki bu kızla evlenen Şendil’in bu evlilikten Cem adında bir oğlu olur. Şendil’in hayatı 1959 senesinde, körkütük âşık olduğu eşi Lahut Hanım’ın penisilin alerjisi nedeniyle ani ölümünden sonra tamamen değişir. İlacı içtikten kısa süre sonra, perde asarken ölen Lahut Şendil henüz 29 yaşındadır. O sırada sekiz yaşında olan oğlu Cem Şendil o dönemi şöyle anlatıyor: “Annem öldükten sonra babam kimseye belli etmemek için sessizce ağlardı geceleri. Bana daha çok bağlandı. Bir, iki sene senaryo yazamadı. Çok sık misafir çağırırdı. Hemen her gün evde en az beş, altı kişi olurdu. Öncesinde içki içmezken, akşamları eve gelir gelmez rakı içmeye başladı ama onun sınırını da bildi, ‘sapıtmadan içenler’dendi.” Şendil gizli gizli ağladığı gecelerden birinde eşi Lahut Hanım’a şöyle seslenir:

“… Beklerim yolunu aylar boyunca
Yeter ki gel bana senede bir gün!”

Türk müziğine de eşsiz bir katkı yapmış olur böylece. Ölümüne kadar sürecek olan meşhur Sadık Abi sofralarının ilki de bu yalnızlık dönemine tekabül eder. Evde yalnız kalmak istemeyen Şendil, Münir Özkul’dan Sırrı Gültekin’e, Savaş Dinçel’den Müjdat Gezen’e tüm yakın dostlarını her cumartesi evinde ağırlar. Yemekleri de mutlaka kendisi yapar. Sadık Şendil askere iki defa çağırılır; biri liseden sonra, ikincisi de 2. Dünya Savaşı sırasında. Uzun yıllar sonra, arkadaşım ve ikinci oğlum dediği Müjdat Gezen, kendisine askerlik ve memuriyet yıllarını kitaplaştırması konusunda ısrar edince, “Memlekete ayıp olur evladım” diyerek fikre uzak durur. O eşsiz anılar yalnızca dost sohbetlerinde kalır. 1967’de son eşi Fatoş Hanım’la evlenir ve ölene dek onunla evli kalır. İnsanları güldürmeye adadığı yaşamına sayısız eser sığdıran İstanbul Beyefendisi, Türk sinemasının ve tiyatrosunun Sadık Abi’sini ölüm, yatağında bulur. Öncesinde iki kez kalp krizi geçiren Şendil, uyurken bir kalp krizi daha geçirdiğinde yıl 1986’dır.

Kanlı Nigar’dan Hababam Sınıfı’na sayısız eser









Şendil sanat dünyasında da onu diğerlerinden üstte tutan yaratıcılığının yanı sıra iyi niyeti ve beyefendiliğiyle tanınır, sevilir. Bir yandan tütün eksperliği yapan Şendil, Bakırköy Halk Evi’nde oyun yazıp yönetmekle başlar işe. İlk tiyatro oyunu 1940’larda Fuar Yıldızı olur. 1964’te Bulvar Tiyatrosu’nda Kart Horoz oynar. Sonra sırasıyla Kanlı Nigar, Yedi Kocalı Hürmüz, Çılgın Yenge, İhtilal Var… Oyunların çoğu, kadın merkezli vodvillerdir. Kanlı Nigar, Çılgın Yenge ve Yedi Kocalı Hürmüz dahil çoğu eserinde kadının zekâsına alttan alta bir övgü vardır. “Bizim memlekette adamlar tiyatroya gitmez ki” der, “kadın kocasını tiyatroya götürür. Onun için kadını merkez almalı.” Kadının fendi erkeği yendi temalı oyunları olumsuz tepki almaz. Aksine, insanların tiyatroya pek yüz vermediği bir dönemde hepsi kapalı gişe oynar. Hürmüz’ün yedi kocası vardır ama hiçbirinin koynuna girmez mesela. Ya da “ev” işleten Kanlı Nigar en sonunda seyircinin karşısına geçip, “Ben mi istedim böyle olmayı” der, “sizin hiç mi suçunuz yok yani?”… Yufka yürekli seyirci de haliyle fettan kadını sahiplenir. Bunda şüphesiz Şendil’in Türk toplumunun nabzını ölçen müthiş gözlem yeteneğinin de payı vardır. Bu gözlem yeteneği Şendil’i elini attığı her alanda başarıya ulaştırır. Piyes, mizah yazıları…

Şendil’in senaristlik macerası 1951’de, Cahide Sonku’lu, Zeki Müren’li “Beklenen Şarkı”yla başlar. Şendil’in bir oyununu izleyen Cahide Sonku, filmin senaryosunu onun yazmasını ister. Film çok ses getirince Şendil’in şansı açılır. Ardından pek çok film gelir. Bunlardan en akıllara kazınanıysa ekran başına büyük bir hevesle kilitlenip, seyrine doyamadığımız Kemal Sunal’dan Şener Şen’e, Münir Özkul’dan Adile Naşit’e, şu kalabalık kadrolu Yeşilçam filmleridir: Şabanoğlu Şaban, Neşeli Günler, Tatlı Dillim, Gülen Gözler, Hababam Sınıfı ve Gırgıriye serileri… Sev Kardeşim, Dikkat Kan Aranıyor ve Bir Millet Uyanıyor filmleriyle üç kez Altın Portakal alır. İlginçtir; Şendil, kendi filmlerini dahi izlememeyi tercih eder. Yakın çevresindekilere de şöyle der: “Evladım, Türk filmine gitmeyin, bunlardan bir halt olmaz.” Bunu söylerken Türk sinemasının teknik problemlerinin yanında, senaristin elini bağlayan sansür sorunundan da mustariptir. Dönemin Kültür Bakanlığı tüm senaristler gibi onun filmlerini de kesmeye kalkar: “Genç adam birini bıçaklamasın, kötü örnek olur”, “Burada kadın flörtünü bırakıp başkasına gidiyor, olmaz”… Şendil çözümü bulur; her filme biri sansür kurulu, biri de çekim için ikişer senaryo yazar.

“Estağfurullah, siz bilirsiniz”

Şendil, 40 yılı aşkın sanat hayatı boyunca çok defa parasız kalır ama beş parasız kaldığında bile kimseye “Elimde şöyle bir senaryo var, piyes var” demez. “Sadık Abi bir senaryo istiyoruz, kaça yazarsınız?” diyene, “Estağfurullah, siz bilirsiniz” der. Tüm bu iyi niyetine karşın, çok defa istismar edilir, kandırılır: Senaryoyu okumak için alıp, bir daha dönmeyenler; filmi çekip parayı vermeyenler… Çoğu zaman paraya ihtiyacı olmasına rağmen, hepsini sükûnetle karşılar. “Olmaz, ayıptır” diyerek kimseyi mahkemeye vermez ama senaryoyu vaktinden geç teslim ettiği için çok defa mahkemelik olur. Genç senaristlere diyalog yazmada yardımcı olup, eserlere kendi imzasını koydurmaz. Maksat, “Gençler ön plana çıksın”…

Yakın çevresinde pek sitemkâr bilinmeyen Sadık Şendil’in sanat hayatı boyunca içerlediği tek bir şey olur: Egemen Bostancı, Yedi Kocalı Hürmüz’ü müzikal olarak sahneye koyarken, Şendil çok önemli bir şarkı sözü yazarı olmasına rağmen, oyunun şarkı sözlerini başkasına yazdırır. Bunun üzerine Şendil, Müjdat Gezen’e vasiyet eder: “Bu oyun tekrar oynanırsa, o şarkıları asla istemiyorum!”

MÜJDAT GEZEN, yakın arkadaşı

“Eşcinsele ‘ibne’ denir ya, o ‘iğne’ derdi”


“Sene 1963. Ben 19 yaşındayım. Yedi Kocalı Hürmüz’ün ilk çekileceği yıl. Odaya girdim benden yaşça çok büyük bir adam ayağa kalktı beni görünce. Ben, ‘Estağfurullah beyefendi’ dedim, ‘niye ayağa kalkıyorsunuz?’… Ben Sadık Abi’yle böyle tanıştım. Ölene kadar da birlikte olduk. Yıllar sonra, benim 10 yaşındaki kızım Elif’i görünce de ayağa kalktı. Öyle saygılı, öyle beyefendi bir adamdı işte. Yahu nasıl anlatayım? Ben askerden döndüm, işsizim. İhtiyacı olmadığı halde asistanı yaptı beni. Hiç küfür etmezdi. Eşcinsele ibne denir ya afedersin; o ‘iğne’ derdi. Siz Sadık Şendil’i senaryolarıyla, şarkı sözleriyle tanıyorsunuz ama onu Sadık Abi olarak tanımanın lezzeti başkadır. Cumartesi geceleri meşhur Sadık Abi sofraları vardı. Sırrı Gültekin, Savaş Dinçel, Yaman Tüzcan, Münir Özkul, ben, bazen başkaları da katılırdı, toplanırdık onun evinde. İnanılmaz mayonezli levrek, rus salatası yapardı. Çerkez tavuğunu ondan daha iyi yapanını görmedim. Ben 40’ıma basıyordum. ‘Allaah sen yaşlanıyorsun! Seninle arkadaşlık edemem artık’ dedi. Niye dedim, ‘Oğlum, genç adamla arkadaşlık edersen fikirlerin genç kalır’ dedi. Bir de sigara tütünüyle oynardı. Oturduğu koltuğun yanı tütün dolardı. Dedim ki, ‘Sadık Abi, içtiğinden çok döküyorsun’. ‘Daha iyi’ dedi, ‘bunu ne kadar az içersen, o kadar iyi’. Onca yıl içinde bir kere ağladığına tanık oldum. Arabada gidiyoruz. 12 Eylül olmuş. Arabayı durdurdular. Genç bir yüzbaşı ‘İnin!’ dedi. Bizi arabaya yaslayıp, üzerimizi aradılar. Sadık Abi arabaya binince ağladı, ‘Çok gücüme gitti evladım, bu ülke bu hâle mi geldi?’ dedi. Ustamdır. Onsuz tek günüm geçmez biliyor musun? Hâlâ anarım. Konservatuarlarda ders olarak okutulması gereken bir dehadır Sadık Şendil.”


SADIK ŞENDİL’Lİ ANILAR:


-Sinema sanatçısı Bediha Muvahhit Sadık Şendil’i genç eşi Fatoş Hanım’la görünce şaka yapar: “Ooo Sadık, torunun mu?” Şendil bunu bir kenara yazmış olacak, Muhsin Ertuğrul’un 50. yıl jübilesinde yine dönemin ünlü oyuncularından Tevfik Bilge, 85’indeki Bediha Muvahhit için “Sadık Abi, Bediha Hanım ne kadar çökmüş” deyince, Muvahhit’in bunu duyduğunu fark edip, lafı gediğine oturtur: “Sorma Tevfik, Fatih’in ölümünden sonra kendini toparlayamadı!”

-Dönemin meşhur assolistlerinden Suzan Hanım’ın kocası vefat etmiştir. Suzan Hanım’ı baştan aşağı siyahlara bürünmüş yürürken gören Şendil dayanamaz, “Suzan bu ne hâl ya! Delirdin mi? Genç kadınsın, yine evlenirsin” der. Suzan Hanım, “Yok Sadık Abi” der, “Ben çoktan malûm yeri kilitledim. Anahtarı da denize attım.” Aradan bir ay geçer. Suzan Hanım Adnan Şenses’le evlenmiştir. Yeni eşiyle kol kola yürürken yine Sadık Şendil’e rastlayan Suzan Hanım ikiliyi tanıştırır, “Aa tanıştırayım canım, Sadık Şendil; yazar”. Şendil’in cevabı gecikmez: “Beyefendi de ya çilingir ya dalgıçtır herhalde!”

-Müjdat Gezen yine bir cumartesi sofrasında Sadık Şendil’e sorar: “Abi ben Safiye Ayla’yı pek severim. Çok mu yaşlıdır?” Şendil büyük bir ciddiyetle anlatmaya başlar: “Yok evladım, Safiye yaşlı olur mu, genç. Mısır’a turneye çıkmışlardı, konser vermeye. Safiye piramitleri gezerken Sfenks’i görüp, Allah’ım bu ne muhteşem şey! demiş. Sfenks de Safiye’ye sitem etmiş: ‘Anne, beni tanımadın mı?’”

14 Aralık 2009 Pazartesi

RUHR: Sanayi bölgesinden kültür başkentine

















Ruhr, 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında önemli bir “silah imalathanesi”yken savaş bittikten sonra Avrupa’nın çelik ve kömür kaynağına dönüştürülmüştü. Uzun yıllar sanayi ve maden bölgesi olan şehir en nihayetinde müthiş bir kentsel dönüşüm projesiyle tersyüz edilip, tam bir kültür merkezine dönüştürüldü. Sonuç: Şehir, İstanbul ve Macaristan’ın Pec şehriyle birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Sloganları ise şehri ambardan sergi salonuna dönüştüren 15 yıllık süreci iyi özetliyor: “Kültürle değişim, değişimle kültür”Ruhr 2010 ekibi, programlarını 24 Kasım’da Ceylan Intercontinental Otel’de düzenlenen bir gecede tanıttı. Biz de şehrin müthiş değişimini ve 2010 içinde Ruhr’u ziyaret edenlerin nelerle karşılaşacağını Ruhr Uluslararası İlişkiler Komisyoneri Prof. Hans-Dietrich Schmidt’le konuştuk.

*2010 Avrupa Kültür Başkenti olmak Ruhr için ne ifade ediyor?

Öncelikle şunu düşünmek lazım: “Kültür ne demek?” Çünkü, kültür çok karmaşık bir konu. Bizim için esas olansa işin uluslararası boyutu. Değişimimizi herkese göstermek istiyoruz. Yola çıkış noktamız bu. Bunun için çok iyi bir organizasyon yaptık. “Burada her şey eksiksiz, muhteşemiz” demiyoruz. Elbette problemlerimiz var. Doğru soruları soruyor ve çözüm arıyoruz. Umarım başarılı oluruz.

*Ruhr bundan yaklaşık 20 yıl evvel dünyanın önemli sanayi şehirlerinden biriydi. Şimdiyse Avrupa Kültür Başkenti oluyor. Nasıl oldu bu değişim?

Dediğiniz gibi, bu 15 yıllık bir değişim süreci. Sanayi şehri olarak anılırken, bu değişime zemin hazırlayan uzun bir düşüş periyodumuz oldu. Büyük işsizlik bunlardan biri. Böyle olunca, çok para yatırılarak ve risk alınarak, tüm endüstriyel binalar, fabrikalar müzeye, sergi ve konser salonuna, tiyatroya dönüştürüldü. Şimdi insanlar Çin’den, Rusya’dan “nasıl bir değişim” olabileceğini görmek ve kültürel faaliyetlere katılmak için Ruhr’a akın ediyor. Ruhr Turistik Organizasyonu’nun payı büyük bu konuda. Bölgemizin turistlerin de ilgisini çekebilecek özellikleri olduğunu göstermek için dünyanın hemen her yerinden Ruhr’a birkaç günlük tatil turları düzenlediler.

*2010 Avrupa Kültür Başkenti çalışmaları kapsamında Almanya “seyahat ülkesi” olarak tanımlanıyor. Uzun vadede turizm merkezi olmayı mı hedefliyorsunuz?

Evet ama turizm işin yalnızca bir bölümü. Müthiş bir kültürel değişim geçiriyoruz. Turizm, insanların Ruhr’a gelip, bu değişimi görebilmeleri demek. Bu yıl içinde beş milyon insanın Ruhr’u ziyaret edeceğini tahmin ediyoruz.

*Açılış Partisi 9-10 Aralık’ta. Nasıl bir parti olacak bu?

Açılış şehrin ortasında, çok geniş bir alanda, fabrikaların ve endüstriyel binaların arasında yapılacak. Gelenler büyük bir şov izleyecekler ki 100 bin kadar insan bekliyoruz buraya.

***

“Almanya’da cami yapmanın Hıristiyanlığa saygısızlık olduğunu düşünenler var”

*Peki yıl boyunca Ruhr’da neler göreceğiz?

Kutlama bittikten sonra da yıl boyunca yaklaşık 400 tane projeyi hayata geçireceğiz. Popüler kültür organizasyonları, konserler, sergiler, tiyatro, kentsel gelişim, genç yaratıcıların çalışmaları, göçmenlik vs. Büyük organizasyonlarımız da var. Mesela bir gün boyunca Ana Motor Yolu trafiğe kapanacak. Herkes çok iyi bilir; trafik oradan akar. Ama insanların iyi vakit geçirebilmeleri için orası araç trafiğine kapatılacak. Kocaman masalar konacak. Yemekler yenecek, içkiler içilecek. Gösteriler olacak. Bu, değişik ülkelerden insanların huzurlu bir ortamda biraraya gelebilmeleri, sohbet edebilmeleri demek. Yaklaşık iki milyon insan bekliyoruz. Bu sadece kültürel bir organizasyon da değil üstelik. Ruhr 53 köy ve kasabadan oluşan bir şehir. Burada tam 170 milletten insanın huzurlu bir şekilde yaşaması, şehrin endüstriden kültüre değişimi, popüler kültür ve sanatı Avrupa’ya örnek teşkil etmeli. Farklı şehirler, tek tarih, tek gelecek…

*Siz de tüm organizasyonlara çok sayıda insan beklediğinizi söylediniz. Bir yıl boyunca Avrupa Kültür Başkenti olarak dünyanın farklı bölgelerinden insanların akınına uğrayacaksınız. Ne hedefliyorsunuz bu süreçte?

İnsanların bizimle ilgili düşüncelerini değiştirmek istiyoruz öncelikle. Tekrar söylüyorum, çok insan gelecek. Onlara ne kadar modernleştiğimizi, göçle nasıl başa çıktığımızı, farklı kültürlerden ve inançlardan toplumların entegrasyonunu nasıl başarıyla gerçekleştirdiğimizi göstermek istiyoruz. Bu sene yaptıklarımızla gelecek seneleri de hedefliyoruz aslında. Bir seneyle sınırlı kalmasını istemiyoruz.

*“İnsanların bizimle ilgili düşüncelerini değiştirmek istiyoruz” diyorsunuz. Ne düşünüyor insanlar sizinle ilgili?

Hâlâ eski bir sanayi bölgesi olduğumuzu düşünüyorlar. Ama biz kültürel ağırlıklı bir değişim geçiriyoruz ve dünyanın farklı bölgelerinden çok sayıda insanın buna burayı görerek şahit olmasını istiyoruz.

*Farklı kültürlerin entegrasyonunu nasıl sağlıyorsunuz peki?

Bakın, Almanya’da cami yapmak hâlâ büyük bir tartışma konusudur. Cami yapmanın Hıristiyanlığa saygısızlık olduğunu düşünenler olduğu için çok sert tartışmalar yaşanır bu konuda. Ama Ruhr farklı. Almanya’daki en büyük camilerden biri Ruhr’da. Hiçbir tartışma ya da protesto olmuyor. Çünkü buradaki insanlar başlangıçtan beri birbirleriyle konuşuyorlar.

***

“İstanbul’un kültür başkenti olması Türkiye için bir fırsat”


* Almanya’nın yemek kültürünün de tanıtılacağını okuduk. Alman mutfağı denince akla genellikle kızarmış patates ve bira gelir ama fazlası var galiba...

Patates ve bira ha! Bu sadece bir önyargı. Kızarmış patatesimiz ve biramız var, doğru. Ben de çok yerim hatta ama geleneksel Alman mutfağında bundan fazlası var. Biz de gençlerden oluşan bir aşçı ekibi kurduk. Pişirdikleri yemeklerde gelenekselin içine biraz da modern öğeler katarak Alman yemek kültürünün sadece patates ve biradan ibaret olmadığını gösterecekler sanırım. Böylece hem geleneksel tarafımızı hem de modern yüzümüzü görebileceksiniz.

*Bir diğer Avrupa Kültür Başkenti’nin İstanbul olmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Geldik sadede… Almanya da dahil, hemen hemen tüm Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin AB’ye üye olma süreci önemli bir tartışma konusu. Çok sert tartışmalar yapılıyor hem de. Çoğu Avrupalı Türkiye’ye karşı din, kadın-erkek eşitliği gibi konularda önyargılı. Ama bakın, önümüzdeki sene İstanbul yani Türkiye’nin en önemli metropolü Avrupa Kültür Başkenti olacak. Bu, Türkiye’nin de Avrupa’ya dahil olduğunun somut kanıtıdır. Şimdi Türkiye, “Bakın, bizde fazlası var” diyebilir. Tüm politik problemlere rağmen İstanbul’un kültür başkenti olmasını fırsat bilerek, aslında özgürlükçü bir ülke olduğunu gösterip, Avrupa’nın olumsuz önyargılarını olumluya çevirebilir.

*Yıl içinde İstanbul’la ortak projeleriniz de olacak. Ne gibi çalışmalar bunlar?

Evet ortak prodüksiyonlarımız olacak. Çok seviniyoruz bunun için. Çünkü Ruhr’la İstanbul’un politik olarak da çok ortak noktası, çok güçlü bağları var. İki şehir de birçok farklı milletin toplandığı, farklı kültürlerin kaynaştığı, yoğun göç alan yerler. İki şehirde de farklı gruplar arasında şiddetli fikir çatışmaları yaşanıyor. Garajİstanbul’da tiyatro oyunlarımız gösterilecek. Hangi üniversite olduğunu hatırlamıyorum şimdi ama bir üniversitenin mimarlık bölümü öğrencileriyle ortak çalışmamız olacak. Tiyatro festivalleri dışında, “Melez” adını verdiğimiz popüler kültür organizasyonunda da Türklerle ortak çalışıyoruz. İstanbul’un kendi programı da bir iki hafta içinde açıklanacak. Onu da çok merak ediyorum.

*Melez nasıl bir organizasyon olacak?

Melez, adından da anlaşılacağı gibi, göç konusunu, asimilasyon ve entegrasyonu konu alan bir popüler kültür festivali. 170 milletten insan birlikte yaşayabilmeyi kutluyor da diyebiliriz. Adına uygun olarak hem Alman hem Türk sanatçılar yer alacak bu festivalde.

*Avrupa Kültür Başkentliği süresince Ruhr’daki hangi organizasyonların ya da eserlerin ön plana çıkmasını bekliyorsunuz?

Bizce açılış partisi bile akıllarda kalacak. Ama dışarıdan burayı ziyaret eden insanlar daha çok ambar ve fabrikalardan dönüştürülen modern binalardan etkilenecekler bence. Hem Ruhr’un değişimini hem de olumlu yönde nasıl değişilebileceğini fazlasıyla gösteriyor bu yapılar çünkü. Özellikle Essen’deki Zeche Zollverein, Oberhausen, Dortmunder, Folkwang Müzesi ve Küppersmühle Müzesi’ni çok beğenecekler. Ama dediğim gibi Ruhr’da yapılacak popüler kültür ve sanat organizasyonlarının çoğu ilginç ve etkileyici olacak.

RÖPORTAJ: Liu Bolin... Çin sanatının "görünmez adam"ı




















Liu Bolin, Çin’den çıkma, dünyaca ünlü bir sanatçı. Yaptığı iş oldukça enteresan. Zira fotoğrafçı desek, değil, model desek, hiç değil. Üniversitede eğitimini aldığı heykeltıraşlık da biraz uzak yaptığı işe. Kendini boyuyor. Amacı arka planla bütünleşip kendini kaybettirmek. Kimi zaman Çin Seddi’nin bir parçası oluyor, kimi zaman, yapımı taze bitmiş asfaltın üzerinde belirsizleşiyor. Çin’in Shandong şehrinde doğan 36 yaşındaki sanatçı, kendini “yok ederek” bakış açısını görünür kılıyor. “Görünmez olursam, güç toplarım, ileride daha görünür olabilirim” diyor.Çin’in bağrından kopup gelmiş yarı görünmez adam Liu Bolin’le yaptığım röportajı iftiharla sunarım…

*“Şehirde saklanmak” teması nasıl ortaya çıktı? Neden saklanıyorsunuz?
“Şehirde saklanmak” temasına Suojia Köyü adlı sanat kampanyası hükümet tarafından mahvedildikten sonra başladım. Uluslararası Suojia Sanat Köyü, içinde çalışan 140’tan fazla sanatçıyla Asya’nın en büyük sanat kampanyası. Ama Çin hükümeti, yasalara aykırı diyerek çalışma binasını yıktı. Bina tekrar yapıldı. Şimdi kampanya için çok sayıda sanatçı çalışıyor. Ben de çalışmalarımda, binanın enkazı önünde durdum ve binanın renklerine boyandım. Bazıları, enkazın önünde görünmez biri olduğunu düşündü. Yıkım sanatçılar için de büyüktü. Toplumun sanatçıya ihtiyacı yok! Yani burada sanatçılar gerekli değil ve yapıtlarının hiçbir değeri yok. Çalışmalarımdaki sanatçı kendini saklıyor. Şöyle de düşünülebilir: Sanatçı saklanırken, gelecek için de güç topluyor.

*Şehirde yalnızca sanatçılar mı saklanıyor?
Her toplumda, yalnızca sanatçı olarak değil bağımsız bireyler olarak da kültürel, siyasi ve ekonomik olarak hayal kırıklıkları ve türlü negatifliklerle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar kişiliklerimizi etkiliyor. Bence bir birey durumu değiştiremediği zaman duruma adapte olmak ve kendi anormal yaşam biçimini geliştirmek zorunda kalıyor. Ben de bunu yapıyorum.

* Birilerini şehirden saklayarak bir şeyleri protesto etmeye mi çalışıyorsunuz?
Evet. Başlangıçta şiddet ve yıkımları protesto ediyordum. Bu başlangıçtan beri işime biraz da husumet katıyordu. Sonra bazı politik sloganlar üzerine çalıştım ve dikkatimi toplumsal gelişmelerin neden olduğu negatifliklere yönelttim. Son çalışmalarımdaysa bir süpermarket belirdi mesela. Böylece, ekonomik gelişmelerin insanları nasıl olumsuz etkilediğini ifade etmeye çalıştım.

*İşe başladığınızdan beri nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Benim işlerimi anlamak zor olduğu için, nadiren reaksiyon alıyorum. Performansımı ilk gördüklerinde, çoğu ne yaptığımı anlamıyor. Böyle olunca, bazı işlerin sergilenmesi yasaklanıyor. Çinli sanatçılar eserlerini sergileme ya da stüdyoda çalışma haklarını kullanmak için yoğun çaba harcıyorlar. Tıpkı bizim Suojia Köyü için çabaladığımız gibi.

*Dünyaca ünlü, saygın bir sanatçısınız ve Çin’de acımasızca eleştiriliyor musunuz?

Aslında evet. Diğer ülkelerde gördüğüm ilgiyi düşününce kendi ülkemde çok sevildiğimi söyleyemeyeceğim.

*Sizce neden?

Çinlilere göre sanat sadece, başarılı olabilmek için çok gayret göstermeniz gereken bir iş… Ama Çin’de, müthiş işler yapan, çok önemli sanatçılar var. Ben sadece, çalışmalarımı dünya çapında değerlendirecek arkadaşlarım olduğu için şanslıyım.

* Doğumunuz Mao dönemine rastlıyor ama siz çok küçükken devrim sona ermiş. Kültür Devrimi’yle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bugünkü şartları da göz önüne aldığınızda, o dönemde yaşamayı tercih eder miydiniz? Dediğiniz gibi Kültür Devrimi ben üç yaşındayken sona erdiği için, o döneme ait hiçbir şey hatırlamıyorum. Bence Kültür Devrimi, Çin’in gelişimini saptıran, her türlü tüketime savaş açmış bir dönem. “O dönemde doğmak mı şimdi doğmak mı?” diyorsanız, her şeye rağmen kendi dönemimde doğmayı tercih ederim. Çünkü, o günlerde yiyecek ekmek bulamayan insanların acılarını çok iyi biliyorum. Bunun yanında, 80ler’de, yalnızca tek çocuğa izin verildiği dönemde doğanların zevkli hayatlarını da gözlemleyebiliyorum. Çin’in gerçek gelişimine hatta adım adım nasıl metalaştığımıza onlar şahit oluyor.

*Türkiye’yle ilgili neler biliyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Fotoğraflarla Türkiye’deki herhangi bir şeyi protesto etseniz, bu ne olurdu?
Türkiye’yle ilgili bildiğim en önemli şey, atalarınızın Moğolistan’dan geldiği. Tarih kitabında okumuştum. Ayrıca çok cesur ve zeki olduğunuzu da biliyorum. Müthiş bir kültür ve gelenek hazineniz var. Ülkenizin tarihî cazibesiyle ilgili bir çalışma yapmak isterdim ama bir şey protesto ederim demeyeyim şimdi.

*Türkiye’yle ilgili detaylı bilginiz olmadığı için mi, röportaj Türkiye’de yayımlanacağı için mi?
Bu soruya cevap vermemeyi tercih ederim.

***

“Bazen o kadar dikiliyorum ki, iş bittiğinde kaskatı kesiliyorum”

*Sadece kendi ülkenizde mi fotoğraf çekiyorsunuz?

Dünyanın her yerinde fotoğraf çekiyorum; İtalya, Amerika, İngiltere…

*Arka plana uyumlu olarak boyanmak oldukça zor görünüyor. Tüm hazırlıklar da dahil bir fotoğrafı çekmek ortalama ne kadar vakit alıyor?

Önce dikileceğim yer, nasıl bir kompozisyon olacağı gibi detaylar dahil, nerede fotoğraf çekeceğimi seçiyorum. Farklı fonlara gore, vücudumu boyamak dört saatten 10 saate kadar sürüyor. Boyamayı asistanım yapıyor. Bazen sekiz saat boyunca ayakta kalmak zorunda kalıyorum.

*Boyalar, hareket etmeden ayakta kalmak, direktif vermek… Bu süreçte size en çok ne zorluyor?
Benim için en büyük problem sabit bir şekilde ayakta durmak. Bazen o kadar dikiliyorum ki, iş bittiğinde kaskatı kesiliyorum.

*Model olarak kimleri kullanıyorsunuz?

Genellikle ben model oluyorum.

*Fotoğrafı kim çekiyor o zaman?

Benim yaptığım ayarlara uyarak, asistanım çekiyor. Başkalarını da kullanıyorum tabii. Mesela ruhsatsız bir arabayı çekerken model olarak arabanın şöförünü kullandım. Kimse onu arabasının önünden kıpırdatamaz zaten.

*Yalnızca kamuflaj fotoğrafları mı çalışıyorsunuz? Sanat hayatınıza nasıl işlerle başladınız?

Üniversitede heykel eğitimi aldım. Hatta bu alanda yüksek lisans bile yaptım. Benim gerçek alanım fotoğrafçılık değil yani. Ama değişik bir temayla çalıştığım için, fotoğraf çekerken bir yandan heykel de yapıyor gibiyim.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Memleketimden "JAWS" manzaraları








Dünyanın, "balina köpekbalığı"ndan sonra ikinci büyük balığı olan "güneşlenen köpekbalığı" yılın ilk gününde Çanakkaleli bir balıkçının ağlarına takıldı. Karaya adım atar atmaz halkın ve medyanın yoğun alakasına maruz kalan sekiz metrelik "bahtsız dev" için, "Marmara'da ne işi var? Yolunu şaşırmıştır" gibi yorumlar yapıldı. Oysa genel kanının aksine, Türkiye suları Jaws filmiyle üne kavuşan "büyük beyaz"dan, "camgöz"e kadar tam 36 tür köpekbalığına ev sahipliği yapıyor.


Karaköy'de bir balıkçı tezgâhı.Tezgâhın üzerinde cansız yatan bir köpekbalığı. Kocaman ağzı bir sopayla açılmış. Beş metre boylarında. Geride bir adam, elinde mikrofon, vargücüyle bağırıyor: "Vatandaş gel, gel! Gel de âlemin canavarını gör! İnsan yiyen canavar! Ben diyeyim 15, sen de 20 metre. Görmeden ölme. Başka yerde göremezsin!.." Duyan toplanıyor. Kimi, şaşkınlıkla, ne idüğü belirsiz "canavar"ı inceliyor; kimi elini balığın yüzgecine koyup hatıra fotoğrafı çektiriyor. Çocuklar balığın üstüne çıkmış, atçılık oynuyor.
Komik ama Türk halkı için bir o kadar da tanıdık bir senaryo bu. Zira her yıl en az bir defa bahtsız bir köpekbalığı, Türk balıkçısının ağlarına takılıyor. Müşterek akıbetleri de yukarıdaki örnek gibi, etrafı meraklı halkla çevrili bir tezgâhta sergilenmek oluyor. Vakaların çoğu da medyada manşet oluyor zaten. Peki, yakalanan bütün köpekbalıklarının Türk sularına girmesi söylendiği gibi "yön sapması"ndan mı ibaret yoksa bu balıklar burada yerleşik olarak mı yaşıyor?

"Türkiye'deki tüm denizlerde köpekbalığı yaşıyor"


İhtiyoloji (balıkbilimi) Araştırmaları Topluluğu'nun kurucusu, Su Ürünleri Mühendisi Hakan Kabasakal: "Türkiye'nin kıyısı olan tüm denizlerde köpekbalığı yaşıyor" diyor, "Köpekbalığı dağılımı güneyden kuzeye gidildikçe azalıyor. En fazla türe, 36 türle Akdeniz'de rastlanıyor. Ege Denizi 20 türle ikinci, Marmara Denizi 18 türle üçüncü, Karadeniz ise 6 türle dördüncü sırada."
Karadeniz'de rastlanan türlerin boyu çoğunlukla 1,5 metreyi geçmiyor. Büyük türler av peşinde 1000 metre derinliğe bile inebildikleri için, özellikle 200 metreden sonra biyolojik yaşam olmayan Karadeniz onlara göre oldukça sığ. Antalya Körfezi, Marmaris'teki Boncuk Koyu ve İskenderun Körfezi, Türkiye'deki köpekbalığı cennetleri. Özellikle Boncuk Koyu, son derece ürkek ve zararsız bir tür olan "kum köpekbalıkları"nın Akdeniz'de bilinen tek üreme alanı.

Kabasakal, Türk sularındaki bazı köpekbalığı türlerinin mevsimsel olarak kıyıya da yaklaştığını söylüyor: "Büyük camgöz (Cetorhinus maximus), ki geçtiğimiz günlerde Edremit Körfezi'nde kıyı yakınında yakalandı, ilkbahar sonu, yaz başı ve sonbaharda özellikle Antalya ve Mersin körfezlerinde beslenme amacıyla sığ sulara kadar giriyor. Geçen Temmuz ayında Küçükkuyu'da iki tane yavru büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) yine kıyı sularında yakalandı. Bu bireyler yeni doğmuştu ve muhtemelen anneleri de kısa süre öncesine kadar aynı bölgedeydi. Küçükkuyu'da kıyı yakınında yakalanan bir başka tür ise mavi köpekbalığı (Prionace glauca). Marmaris'te Boncuk Koyu'nda gri camgözler (Carcharhinus plumbeus) üreme amacıyla kıyıya yaklaşıyorlar. Kuzey Marmara'da da boz camgözler (Hexanchus griseus) yine üreme ve beslenme amacıyla kıyısal sulara giriyor. Sapan köpekbalıkları (Alopias superciliosus ve Alopias vulpinus) da zaman zaman kıyılara yaklaşıyor."

Kabasakal'a göre bu balıkların, yazları insanların yüzdüğü kıyıya yaklaşmaları tehlikeli olabilir.
"Köpekbalığı denizde yaşayan en güçlü yırtıcılardan biri ve insanla karşılaşma ânında neler olabileceği sıcaklık, suyun görünürlüğü, aydınlanma koşulları, bölgede balık veya deniz memelisi gibi av canlılarının sürü halinde bulunup bulunmadıkları, kişinin yaralı olup olmaması, köpekbalığının açlık durumu gibi ortam koşullarına bağlı olarak değişir" diyor Kabasakal ve ekliyor: "Her yıl en fazla 100 insan köpekbalığı saldırısına uğrarken, katledilen köpekbalığı sayısı ise 100 milyonları buluyor. Acaba kim daha yırtıcı?"

Türkiye'deki köpekbalığı popülasyonu da küresel ısınmadan nasibini almış Kabasakal'ın dediğine göre. Giderek ısınan sular, özellikle Kızıldeniz göçmeni (Lessepsian Göçmenler) balıklar için denizlerimizi, yaşamaya daha uygun hale getirmeye başlamış. "Bu balıklar arasında kaplan köpekbalığı (Galeocerdo cuvieri), iriburun camgöz (Carcharhinus altimus) ve mekik camgözü (Carcharhinus brevipinna) de var. Son iki tür Akdeniz kıyılarımızda da yaşıyor" diyor Kabasakal; "küresel ısınmayla birlikte diğer tropikal köpekbalığı türlerinden bazıları denizlerimizde görülebilir."

"Boyutlarına Bakınca İnanamıyorsun Ama Çok Ürkekler"

Sait Özgür Gedikoğlu, Türkiye Köpekbalıkları Araştırma Grubu Kurucusu, Sualtı Filmcisi, Dalış Eğitmeni

http://ozgurgedikoglu.blogspot.com

"Bu sene, Haziran ayı boyunca Sualtı Araştırmaları Derneği'nin Özel Çevre Koruma Kurumu desteğinde gerçekleştirdiği Gökova Boncuk koyunda sualtı görüntüleri aldım. Boncuk Koyu, Güney'deki herhangi bir koydan farksız gibi duruyor. Ama şnorkel yaparken bir anda altınızdan 10 tane 2,5 metrelik köpekbalığının geçmesi çok özel bir his. Bu arada derinlik sadece birkaç metre. Boyutlarına bakınca inanamıyorsun ama çok ürkekler. Onlara çok fazla yaklaşmana izin vermiyorlar. Ben bir ay boyunca sadece üç, dört defa çok yakın temas kurabildim. İstese seni beş saniye içinde paramparça edebilir ama gücünün farkında değil. İlk başta korktum. İlk gün koyda kimse yoktu. Bir anda önümde siyah bir gölge gördüm, 'Hah!' dedim, 'evet buradalar hakikaten...' Sonra bir anda, altımda yaklaşık 20 tanesi birarada dolaşmaya başladı.
Zavallıların dertleri başka tabii, oraya üremek için geldikleri söyleniyor. O yüzden çok ürkekler. Ama eğer sayıları iki, üçten fazlaysa aşağıda, o kadar ürkek olmuyorlar. Kendilerine güveniyorlar herhalde sürü olunca. Bir aptallık edip bir tanesine dokunabilir miyim dedim, ve kuyruğundan tuttum. Nasıl kuvvetle vurdu kuyruğunu! Ve bir anda kayboldu ortalıktan.
Boncuk Koyu her türlü insan faaliyetine kapalı. İnsanlardan ürken köpekbalıkları bu bölgede koruma altına alındı. Beş tane şamandıra ile belirlenmiş bir bölge, içeriye giriş yasak. Ama eskiden yasak olmadığı zamanlarda, insanlar orada yüzüyorlardı, altlarında da köpekbalıkları... Köpekbalığından nasıl korunulur diyorlar. Sen sokakta köpekler saldırmasın diye sürekli çömelerek mi yürüyorsun? Bir farkı yok ki. Hayvanın tek suçu balıkla beslenmekse, insanlar da balıkla besleniyor. Ayrıca her yıl milyonlarca köpekbalığı insanlar tarafından öldürülüyor. Kimi kimden koruyoruz?"

Köpekbalığı Saldırıları


Türkiye'de, köpekbalıklarıyla ilgili detaylı bir araştırma yapılmadığı için, kayıtlara geçmiş bir köpekbalığı saldırısı yok. O nedenle bu konudaki en güvenilir kaynak, İstanbullu eski balıkçıların anlattıkları. Buna göre, köpekbalığının insanlara saldırdığı dört vakadan bahsediliyor.
Hakan Kabasakal, bilinen ilk vakanın 1930'lu yıllarda Boğaziçi'nde Küçüksu Kasrı açıklarında olduğunu söylüyor. İngiliz Başkonsolosluğu mensubu iki kişi, büyük olasılıkla orkinos avlarken köpekbalığı saldırısına uğramış. Olay sonrasında bu iki kişiden hiç haber alınamamış.
Güngör Güven isimli bir vatandaş 1967 yılında, İstanbul Tuzla'da zıpkınla balık avlarken uğramış saldırıya. Görgü tanıkları, doktor daldığı sırada bölgede köpekbalıkları olduğunu ve sırt yüzgeçlerinin görüldüğünü anlatıyor. O yıllarda Marmara ve İstanbul çevresinde sıklıkla görülen beyaz köpekbalıklarından biri, olaydan hemen sonra Tuzla'da yakalanmış. 1970'lerin başında ise, Antalya Konyaaltı Plajı'nda bir başka saldırı gerçekleşmiş. O dönemde mezbaha deniz kıyısında olduğu için kıyılara sokulan köpekbalıklarından biri, Deniz Kuvvetleri'ne ait bir gemiden denize atlayan bir ere saldırmış. Gerçekleştiği iddia edilen son olay ise 1983'te. İzmit Dilova'da, zıpkınla avlanan bir avukat, bir "beyaz köpekbalığı"nın saldırısına uğramış.

Yazıyı noktalamadan önce, Sadullah Ayaşlı'nın 1937 yılında yayımlanan, "Boğaziçi Balıkları" isimli kitabında, Marmara Denizi'nde yakalan bir "büyük beyaz"la (harharyas) ilgili yazdığı ilginç anektodu aktaralım:
"Azami tûlü 9 metredir. Hayvanın rengi kurşunidir, karnı ve yanları nisbeten açık bir tondadırlar. 1925 senesinin şiddetli lodos fırtınaları bu balıklardan birkaçını Boğaz'ın Marmara methaline kadar atmıştı. Gayet muzir olan bu canavar birçok ziyanlara sebebiyet verdiklerinden dolayı balıkçılar tarafından bin müşkilat ile itlaf edilebilmişlerdi. Aşağıda İstanbul gazetelerinin böyle bir balık hakkındaki neşriyatını hulaseten derç ediyorum: -Canavarın karnı yarıldığında derunundan beheri 200 kilo sıkletinde 2 tane Ton balığı ve bunlardan başka da 300 kilo ağırlığında bir Yunus balığı zuhur eylemiştir. Mezkur canavarın tûlü 8 metre olup sıkleti de 4.500 kiloyu mütecavizdir."

Büyüyünce ressam olmak isteyen ressam











Fotoğraf: Koray Işık


2004’te ressam Bedri Baykam tarafından açılan Piramid Sanat Atölyesi geçtiğimiz yaz “minik eller”den çıkan resimlerin sergilendiği “Ellerim Küçük, Düşüncem Büyük” sergisine ev sahipliği yapmıştı. Serginin alamet-i farikası, 4-13 yaş arası çocukların resimlerinin meraklısıyla buluşmasıydı. Etkinlikte bizim dikkatimizi celbeden isim ise, evvel zamanın harika çocuğu Bedri Baykam’ın “bazı yönlerini kendime benzetiyorum” dediği Deniz Yünem oldu.

Atölyeden içeri girdiğimizde sağ tarafta oturan Deniz’i, ötesinde ise annesi Gamze Yünem’i görüyoruz. Deniz, bütün başarısı bir yana çocuk olduğunun farkında; elinde play station var. Sohbete ara verdiğimiz zamanlarda da ya fırsat bu fırsat, play satation’ını kapacak ya da masanın altından geçip, çubuk kırakerlerin olduğu yere gidecek.

Deniz 7 yaşında. Avrupa Koleji’nde okuyor. Yaşı itibarıyla, kısacık olan resim kariyerinin nasıl başladığını anlatıyor: “Resme başlarken öncelikle pastel boyalarla yapmaya başladım. Sonra sulu boya yaptım sonra da akrilik boyaya başladım.” Ekliyor: “Şimdi de fısfıslı boyaya başlamak istiyorum”( sprey boyadan bahsediyor) Yünem, Bedri Baykam’ın atölyesinde gördüğü “fısfıslı boya”yla bir şeyler yapmayı çok seviyormuş. Nedenine gelince: “Böyle böyle fıs fıs yapıyorsun, her yeri boyuyor. Çok eğlenceli oluyor” diyor.
Resim yaptıktan sonra çok mutlu oluyormuş Yünem: “Yeni renkler buluyorum. Açık kahverengiyle birazcık yeşil kullandım. Sonra resmin üzerinde bir ek yapıp yapamayacağımı düşünüyorum.”

“Benim babamın arkadaşı var; Nejat Yavaşoğulları”


Yünem resme iki yaşında, annesinin “oyalansın diye” ona aldığı boyalarla başlamış. Sonra da, “sadece eğlenceli oluyor diye” devam etmiş. Ailesi ilk başta, özel bir yetenek olduğunu düşünmemiş ama “eve gelip, gidenler sıradan değil, farklı bir yetenek’ deyince” durum değişmiş. Deniz anlatıyor: “Benim babamın arkadaşı var; Nejat Yavaşoğulları. O, babamı Bedri Baykam’la tanıştırdı. Sonra da ben buraya gelmeye başladım. Üç yaşındaydım. Sonra da gittikçe iyi resim yapmaya başladım ama gittikçe de az resim yapmaya başlıyordum.”

Yünem, bu yıl içinde birbirinden farklı işlere de imza attı: Kendisi de koyu Fenerbahçeli olduğu için olsa gerek, Sarı Lacivertliler Derneği’nin düzenlediği “Çocuk Gözüyle Fenerbahçe Sevgisi” yarışmasında 3. olmuş. “Alex’le Roberto Carlos’un resmini kestim gazeteden. Sonra da ben sarı lacivert yaptım, oraya yapıştırdık” diyor.

Bir de Deniz Gezmiş’i anlattığı bir enstalasyon var. “Deniz Gezmiş’i tanıyor musun?” diyoruz. Tanımıyormuş. Annesi, babası bir defa söylemiş, Deniz Gezmiş’ten geliyor senin adın demiş ama o unutmuş. “Nasıl yaptığımı da bilmiyorum ki!” deyince annesi Gamze Yünem anlatıyor: “Öğretmeniyle birlikte yaptılar. Küçük bir terzi mankeninin üzerine, bir yüzüne sadece bilyeler, oyuncaklar, güneş gözlüğü, çiçeklerle canlı bir şeyler yaptı. Diğer yüzüneyse sadece metal ve çiviler koydu. Şey gibiydi sanki, bir tarafta çiçek çocuklar yani dünya; diğer tarafta Türkiye’nin gerçeği. Tabi yaşı çok küçük, bilmiyor Deniz Gezmiş’i. Tesadüfen ortaya çıkardı.”

Bedri Baykam: “Deniz de benim gibi, resimden oyunvari bir keyif alıyor”

Bu sırada atölyeye gelen Bedri Baykam da sohbete katılıyor ve hem kendi “harika çocukluğundan” bahsediyor hem de Deniz’in yeteneğini nasıl değerlendirdiğini anlatıyor: Deniz resimden oyunvari bir keyif alıyor. Resimlerde nerede duracağını biliyor. Soyut resim yaparken kaotik ve boğucu hale getirmiyor. Çağdaş sanatın en önemli noktalarından biri de zaten nerede duracağını bilmektir.” Baykam’ın Deniz’le arasında benzerlik kurduğu nokta da “resim yapan çocuklar” olmalarıymış zaten. Oyun gibi, doğallığı kaybetmeden, eğlenerek…
“Ben daha çok figür ağırlıklı yapıyordum” diyor Baykam, “Deniz bunu boyalarla yapmayı seviyor. Burada hem benim resimlerimi hem de bizim seçtiğimiz çağdaş sanat eserlerini görmesi onun bu tencerede pişmesini sağlıyor.
Baykam 1960’ların başında, dönemin genç yeteneklerine yurt dışında eğitim fırsatı sunan “Harika Çocuklar Kanunu”ndan, ailesi yollamadığı için, istifade etmemiş. Bunun için kendini şanslı sayıyor: “Bence çocuk kendi aile kozası içinde büyümenin huzurunu yaşamalı. Sanatına da yansıyacaktır bu. Yedi yaşında bir çocuğa ‘mükemmel olmalısın’ baskısı yaptığınız zaman o çocuk düşünsel olarak felç geçirebilir. Tersi de olabilir tabi ama genelde bu risk var.” Bu arada, “Yurtdışında resim eğitimi almak ister misin?” diye sorduğumuz Deniz de “hayır” diyor.
“Ben Deniz’in de genç bir sanatçı adayı olarak sanata keyif dolu bakışının gelişerek sürmesi için gerek kendisiyle gerek ailesiyle bu diyaloğa devam edeceğim” diyen Baykam ekliyor: “Deniz’i arkadaşım olarak da çok seviyorum zaten. Sadece resim zevkimiz değil, Fenerbahçeli olarak futbol zevkimiz de uyuşuyor.”

“Büyüyünce” ressam olmak isteyen Yünem ise çok iyi resim yaptığının ve ona bu nedenle “dahi çocuk” dendiğinin farkında. Böyle söylenince mutlu oluyormuş, o kadar. Fazlası yok. Çıkarken, “Deniz, resim yapmak mı daha eğlenceli, play station oynamak mı?” diye soruyoruz. Mutlu mutlu gülerek cevap veriyor: “Play station…”

13 Kasım 2009 Cuma

Kamu yararına "SEKS PARKI"






Bir park canlandırın gözünüzde. Ama öyle maaile gezip, aile saadeti içinde çimlere yayıldığınız; çocuğunuzu salıncaktan tahterevalliye zıplattığınız türden bir park değil. Kapıdan içeri girer girmez sizi, şapka takmış devasa bir vajina heykeli karşılasın mesela. Tercihe göre eldivene sarınmış koca bir penis de olabilir bu. Etraf hard porno misali; yerde gereğinden büyük, anadan üryan bir hanım heykeli pervasızca mastürbasyon yapıyor. Her yer muhtelif cinsel pozisyonlara girmiş insan heykelleriyle dolu. “Çok ayıp, olmaz öyle şey!” derseniz hata edersiniz. Zira bahsettiğimiz mekan sıkı geleneklerin kanun kıvamında hüküm sürdüğü, evlilikdışı cinsi münasebetin pek sevimli karşılanmadığı Güney Kore’de mevcut. Hem de tam beş yıldır. Parkın ismi ise işlevine fazlasıyla yakışır cinsten: “Love Land”, Türkçe mealiyle, Aşk Diyarı.
Cinselliği tabu olmaktan çıkarmış pek çok ülke bile bu fikrin yakınında dolaşmazken , mevzunun girizgahını Güney Kore’nin yapması oldukça enteresan. Durumdan etkilenmiş olmalılar ki, özellikle Kültürel Devrim’den sonra gitgide muhafazakarlaşan, seksi deneyimlemeyi hatta konuşmayı tabu sayan Çinliler de her ne kadar muhafazakar kesim karşı çıksa da, aynı isimle yeni bir seks parkı kurmaya uğraşıyor şimdi. Çin’deki detaylara daha sonra geleceğiz.
Konseptin Güney Asya’yı sessiz ve derinden ele geçirmeye başladığı aşikar. Biz de mevzuyu, “fikir nasıl ortaya çıktı” dan “parkta neler var”a kadar detaylarıyla ele alarak, mekanda sanal bir tura çıktık adeta.


Fikrin arkasında Seul Hongik Üniversitesi’nden mezun 20 sanatçı var. Biraraya gelip, dünyada eşi benzeri olmayan bir işe girişiyorlar: Güney Kore’de cinsellikle ilgili türlü heykel, oyuncak ve filmi teşhir edebilecekleri bir yer kuruyorlar. Gündelik hayatta ziyadesiyle kısıtlanan seksle ilgili her şeyi konuşmanın, izlemenin ve öğrenmenin serbest olacağı bir seks parkı. Kore’nin balayı cenneti olan Cecu Adası’nda, 2004’te kurdukları parkın adı işlevine uygun: “Love Land” (Aşk Diyarı). Göl kenarına kurulan parkın girişi bir hayli sıradan görünüyor: Her yerde geleneksel Kore kubbeleri. Kubbeler bittiğinde sadede geliyoruz. Az sonra dünyada eşine, benzerine rastlaması zor erotik bir dünyaya adım atacaksınız.

Dev penis Bulkkeuni, şapkalı vajina Ssaekkeuni















Parkın esas mevzuya, yani seks temasına başladığı yerde, meraklı ziyaretçileri iki maskot karşılıyor: Biri kendisine Bulkkeuni ismi uygun görülen dev penis, diğeri Ssaekkeuni adlı şapka giymiş bir vajina. Her yerde çıplak heykeller var. Kiminin kafası suya gömülü; kalçaları ve cinsel organları görünüyor sadece. Olağandan büyük boyuttaki bir kadın heykeli yolun ortasına yatmış, mastürbasyon yapıyor. Az ötedeki heykel çiftse oral seks dehlizlerinde yüzüyor. En enteresan detaylardan biri de muhtelif yerlerde karşınıza çıkmak suretiyle, farklı kültürlerin sevişme kültürünü sembolize eden heykeller. Değişik cinsel pozisyonları gösteren heykellerin her biri etiketlenmiş: Amerikan, Japon, Hint, Yunan, Afrikalı… Erotizm, gördüklerinin şokuyla bir yandan eğlenen diğer yandan hem gördüklerinden hem de bu “edepsizlikle” eğlenmekten utanan ziyaretçilerin peşini tuvalette de bırakmıyor. Erkekler tuvaletinin kapısında üzerinde el olan kadın memeleri, kadınlar tuvaletininkinde ise erekte olmuş bir penis göze çarpıyor.

Yaşlı kadın devasa dildoyu açarsa…


Parktaki tura devam eden ziyaretçileri tamamen seks araçlarına ayrılmış bir bölüm bekliyor bu sefer. Buradaki fetiş araçlar satılık değil. Amaç, sergilemek. Ancak ziyaretçiler her birini, etkilerini merak edip kendi üzerlerinde deneyebiliyorlar. Love Land’in resmi internet sitesinde, bu bölümde gezen yaşlı kadınlarla ilgili ilginç gözlemlere yer verilmiş: “Koreli yaşlı kadınlar bu bölümde yürürken, gördükleri şeylerden o kadar dehşete düşüyorlar ki bazen yüzleri taş kesiliyor. Bir gün yaşlı bir kadın devasa büyüklükteki bir dildoyu açıverdi. Sonra dildonun başı hızla sağdan sola doğru titremeye başladı. Kadın korktu. Bu bölümden çıktıktan birkaç dakika sonra büyük bir penis şeklindeki çeşmeyi görünce elini ağzına götürüp sessizce gülmeye başladı. Derken, turun bittiği yerdeki arabadan çıkan orgazmik sesle irkildi. Parkı gezerken, o şekilde gülen kadınların çoğu Koreli zaten. Kocaları yaşlı olduğu için, büyük bir açlıkla bakıyorlar buradaki nesnelere ama çok da utanıyorlar.”
Parka çoluk çocuk gelinemeyeceği zaten belli. O nedenle 18 yaşından küçükler giremiyor ama yetişkinler parkı turlarken, küçüklerin vakit geçirebileceği özel bir bölüm de düşünmüşler.
Katılıma açık “Cinsel Teknik Atölyeleri”
Güney Kore’deki Love Land’deki manzara böyle. Yukarıda, Çin’de parkın bir şubesinin açılacağından bahsetmiştik. Ancak muhafazakar Çin, bu konuya Güney Kore kadar olumlu bakmıyor olsa gerek, bu ay içinde açılması planlanan park, henüz yapım aşamasındayken muhafazakarlar tarafından yıkıldığı için meraklısıyla buluşamadı henüz. Açılış tarihiyse şimdilik muallakta. Chongqing’te tezgah açacak olan parkta Kore’dekinden farklı birkaç etkinlik de olacakmış. En ilginci şüphesiz, ziyaretçilerin katılımına açık “Cinsel Teknik Atölyeleri”… Bu parkın teması da belli; ziyeretçilere farklı cinsel pozisyonlardan kondomun nasıl kullanılacağına, cinsel sağlıktan AIDS’e karşı korunmaya kadar her açıdan eğitici, erotik bir şölen...
Üstelik bu Çin’in ilk “erotik deneme”si de değil. 1999 senesinde Shangay’da açılan Çin’in ilk seks müzesi, “Eski Çin’in Seks Kültürü Müzesi” mahalle baskısı nedeniyle Tong Li’ye taşınmıştı. Üç binden fazla erotik eserin sergilendiği müzenin istenmediği bir ülkede, “açık hava erotizm sergisi” temasının kabul görmemesi çok şaşırtıcı değildir elbet. Kimine göre ahlaka aykırı ve aşağılık, kimine göreyse son derece eğlenceli görünen bu trendin Güney Asya’daki parıltılarını idrak ediyoruz şimdilik. Önümüzdeki yıllarda tüm dünyada patlayıp patlamayacağını ise hepbirlikte göreceğiz.

“Bunlar çok rezil şeyler”

İşte Çinlilerin seks parkıyla ilgili ilginç yorumları…

“Seks Çin’de hala tabu ama insanların bu konuda daha fazla bilgi alabilmeye ihtiyaçları var. Bu parklar ahlaksız ya da aşağılık değil.”
"Bunlar çok rezil şeyler. Çevrede insanlar varken bunlara bakarken çok rahatsız oluyorum.”
“Çinlilerin sekse yaklaşımı yabancılar gibi kaba değil. Bu aşağılık seks enstalasyonları insanları hasta etmekten başka işe yaramaz.”
“Çinlilerin iyi bir seks eğitimine ihtiyacı var. Chongqing’deki park açılır açılmaz ziyaret edeceğim.”